Osmanlı’da Fal ve Büyü

   İnsanın benliğindeki merak duygusu, zamanla paralellik göstererek insanlığı çeşitli başarılara ulaştırmış hatta günümüz dünyasına getirmiştir. Oluşturduğu dünyevi meraklar kendisine ateşi, tekerleği, yazıyı, buharı, elektriği keşfettirmiş; buharlı treni, telefonu, atom bombasını icat ettirmiştir. İşte edilen bu merak pozitif ve faydalı yönden (çoğu zaman!) insanlığa etki etmiştir. Peki yine aynı derecede merak edilen ama dünyevi olmayan meraklar insanı ve insanlığı geliştirmiş midir?

   Fal ve büyü insanların geçmişi, geleceği, kaderi, gördüğü diğer alemleri, ölüleri ve onların dünyasını merak etmekle birlikte zamanla ortaya çıkmıştır. İşin ilginç yanı, insanlık tarihinin başlarından beri görülmektedir. Kurulan bilindik, bilinmedik, büyük, küçük bütün uygarlık ve devletlerde bu merak görülmüştür. Bu merak etrafında çeşitli bilgiler de yayılmış; kitaplar, bu iş için kullanılan aletler, resimler, dualar, sihirli sözcükler dilden dilde yayılmıştır. Mesela her topluluğun bir bilgesi, her devletçiğin bir kâhini, her devletin bir hocası, her tanrı-kral yönetiminin bir ulu alimi bulunmaktadır. Peki hepsinin ortak yanı nedir? Merak. Bu insanlardan anormal şekilde medet umulduğu da görülmüştür. Büyük savaşlar, büyük kararlar hep bu insanların verdikleri öngörü ve hissettikleri hissiyat ile oluşmuştur. Ayrıca insanlık bu merak duygusunu inandıkları inanç sistemlerine, dinlerine de bağlamışlardır. İlk dönem bu ilişkinin hangi sağlıkta kurulduğu pek bilinmese de zamanla bu merak din ve inançla birleştirilmiştir. Peki Osmanlı Devleti için durum nasıl işliyordu şimdi biz de bu duruma bakacağız.

   Fal, bulunduğu toplumun kültürel ve yaşam koşulları çerçevesinde gelişim gösteren bir yorumlama aracıdır. Sümerler, Akadlar, Asurlar, Hititler gibi devletlerde yıldızname ve iç organların incelenmesi gibi fal teknikleri de kullanılmıştır. Türklerde ise bakılan fal çeşitlerinde Şamanizm’in esintileri de bulunur. Vücut seğirmeleri, yüz yapıları, Kuran’daki harf ve ayetleri gibi birçok çeşitli fal teknikleri bulunur. Çeşitli araç ve gereçler kullanılmış ve sonuçta gelecekten haber alma, işlerin olumlu veya olumsuz olması gibi yorumlar alınmaya çalışılmıştır.

   İslam’ın kabulünden sonra da devam etmiştir fal bakımı ve çeşitleri. Osmanlı Devleti’nde ise günlük yaşamda çokça yer almaktaydı. Osmanlı devlet adamları, padişahın bağlılığı bulunduğu tarikatlar padişahların inanış biçimlerini de şekillendirmiştir. Haremin, Osmanlı yönetim kademelerinin içinde yoğunca kullanılmıştır. Kimi padişahlar yasaklamış ve cezalar uygulamış; kimileriyse fal baktırarak yönetim kararları almıştır. Bunlara örnek olarak, fal baktırarak sefere çıkma adetini anlatabiliriz. Sefer istenildiği zaman, hazırlıkların ne zaman başlayacağı ne zaman sefere çıkılacağı, seferin sonucunun hayırlı olup olmaması gibi durumlar fal teknikleriyle öğrenilmeye çalışılır; sonucunun hayırlı olacağı yorumlanan seferler böylelikle gerçekleştirilirdi. Mesela yıldız ilmi ile uğraşan Asumani Dede’nin, Yavuz Sultan Selim’e “Yürü Selim, İsmail’i imamlar yolunda çıldır çıldır demeden kurban edip her şeyin gavrına var” sözüyle fal yorumlaması sonucu, Yavuz Sultan Selim’in sefere çıktığını, Çıldır Ovası’nda galip gelip Mısır’ı aldığı örnek gösterilirse, yönetimin fallar konusundaki ciddiyeti bir nebze anlaşılmış olacaktır.

   Falcıların yanı sıra bir de Müneccimler vardı. Sarayda görev alırlar, takvim ve imsakiyeleri hazırlamak, padişaha taktim etmek, cülus dağıtımına, saray düğünlerine, savaş ve fetihlerin zamanlarına karar verirlerdi. Her padişahın müneccimbaşısı olurdu. Fatih Sultan Mehmet’in Rumeli Hisarı’nı yaptırmadan önce, temelini uğurlu gün ve saate göre attırdığını Tursun Bey, Tarih-i Ebül-feth adlı eserinde yazmaktadır. Savaşlar ve fetihlerde müneccimbaşılarının önemi vardı. “Uğurlu günde başlanmalı” düşüncesi oldukça yaygındı. Bu düşünce fal ve çeşitlerinin önemini bu kadar arttırmıştır.

   Müneccimliğin tarihi net olarak bilinmemektedir. Osmanlı kuruluş döneminde herhangi bir bilgiye rastlanmasa da Osmanlı’ya İranlılardan geçtiği bahsedilmektedir. Tabi bunun da bir kesinliği yoktur. Bu konu yorumlanmaya devam ederse, İranlıların Astroloji ve diğer gök bilimlerini okuma ve incelemede çok iyi olduğu düşüncesine dayatılmış bir fikir olabilir. Müneccimlerin ilgilendikleri yorumlama tekniklerinin (İlm-i Rücûm, İlm-i Hey gibi) çoğu, Uluğ Bey’in Semerkand’a kurduğu rasathanenin ve burada yetişen bilim adamlarının etkisi olduğu bilinmektedir. Mesela, rasathanede çalışan Bursalı Kadızâde Rumî’nin öğrencisi olan Fethullah Şirvani (ö. 1453), Kastamonu’ya gelmiş ve orada yerleşerek astronomi ve geometri dersleri okutmuştur. Yine rasathanede bulunan diğer alim Ali Kuşçu (ö. 1474) da Fatih Sultan Mehmet’in daveti ile İstanbul’a gelmiş ve derslerine devam etmiştir.

   Osmanlı’da müneccimlerin yaptığı ilk takvime Sultan II. Murad (1421-1451) döneminde rastlanmıştır. Yine Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul Fethi’nde son hücumu yapmadan önce müneccimlere danıştığı kaynaklarda belirtilmiştir. Sultan II. Bayezid (1481-1512) dönemindeki ilmi çalışmaların arasında astronomiye önem verilmesi bakımından bu dönemde İstanbul’a çok sayıda müneccim gelmiş ve bu dönemde astronomi çalışmaları, takvimler fazlasıyla kaleme alınmış, hazırlanmıştır.

   Devlet işlerinin ilerlemesi doğrultusunda, görülen rüyaları yorumlatmak da önemli bir yer edinmekteydi. Görülen rüyalar, padişahlar ve devlet adamları tarafından çokça yapı ve imarethanenin de yapılmasına vesile olmuştur. Mesela Sultan Bayezid medrese ve şifahane kurarken rüyasından etkilenmiştir. Rüyalar, padişahların özel hayatlarını da etkilemektedir; Sultan II. Osman rüyasında, Hz. Peygamber’i görmüş, tahtında Kuran okurken Hz. Peygamber, sultanın elinden Kuran’ı, arkasından da zırhı almış ve sultana tokat atmıştır. Rüyadan uyanan Sultan II. Osman, bu rüyasını yorumlattığında hac vazifesini yerine getirmesi gerektiği söylenmiş ve böylelikle hacca gitmiştir. Rüyalarda ölüm anının yaklaştığının da görüldüğü, yorumlandığı olmuştur. Bu duruma da şu örnek gösterilebilir; III. Murad döneminde Şeyhülislamlık vazifesinde bulunan Şeyhülislam Zekeriya Efendi, rüyasında Hz. Peygamber’in yanında yer gösterildiğini görür ve bu rüyadan bir süre sonra ölmüştür. Şeyhülislam’ın bu olayı Selânikî Mustafa Efendi’nin “Tarih-i Selânikî” adlı eserinde aktarılmıştır.

   Fal bakılması ve yorumlanması bir nevi havada kalan bir durumdur, yani görülenler yorumlanarak inanılması amaçlanmıştır. Bunun aksine iyi ve kötü niyetleri, emelleri, istekleri gerçekleştirmek doğrultusunda ise büyüye başvurulmuştur. Büyü, Osmanlı’nın harem dünyasında yaygın olarak kullanılıyordu. Ak büyü ve kara büyü olarak temel sınıflandırma yapılabilir. Niyetin iyiliğine ve kötülüğüne göre bu sınıflandırmada taraf alır ve alt kollarına da ayrılır.

   Ak büyülerden biri tılsımlı gömlektir. Padişahlar ve şehzadelerin kullanımı için özel olarak hazırlanırdı. Bu gömlekle birlikte çeşitli bela ve kötülüklerden korunacaklarına inanılırdı. Gömlekler, ince ipekten yapıldığı halde, üzerindeki dua ve tılsımlar sayesinde kılıç geçirmez olduğuna inanılırdı. Gömleğin üzerine sureler, melek isimleri, tılsımlar, geometrik şekiller, vefkler, cifrler, Esma-ı Hüsna, peygamber isimleri ve Mühr-ü Süleyman bulunurdu. Topkapı Sarayı koleksiyonu içinde en eski tarihli tılsımlı gömlek 1480 yılında Cem Sultan’a ait bulunmaktadır. III. Murad’ın iki adet tılsımlı gömleği bulunur. Bu gömlekleri Konya ve Edirne Şeyhi Sinan Dede yapmıştır. Koleksiyonda bir başka gömlek ise III. Mehmet’e aittir. Gömleği Safiye Sultan, Eğri seferinden başarıyla gelmesi için hazırlatmıştır.

   Kara büyü de zamanca kullanılan büyü çeşitlerinden olmuştur. Haremağası Cevher Ağa’nın padişaha yaptırdığı büyü örnek olarak gösterilebilir. Cafer Ağa, Edirneli okuyucu ve remilci Eşref Efendi’ye gidip, padişaha büyü yaptırmak istemiş ve amaçlarının imtiyazlı olmak ve düşmanı olan kahvecibaşından kurtulmak için olduğunu söylemişlerdir. Osmanlı sarayının, rütbesi düşük veya büyük, herkes büyü ile ilgilendiği olmuştur. Arşiv kayıtları, çamaşırhanede çalışan kalfalardan bile büyü konusunda bahsetmektedir.

   Çoğu valide, şehzadelerini korumak ve saltanatın devamlılığı için büyüye başvurmuştur. Saray ahalisi tarafından, Yahudi kadınlara saygı gösterildiği, bu kadınların büyü ritüelleri ve fal konusunda bilgili ve yetenekli olduğu kaynaklarda yazılmaktadır. Bütün valideler arasında büyücü olarak en tanınanı Hürrem Sultan’dır. Kendisine nikah kıydırması ve Sultan Süleyman’ın kendi oğlunu öldürmesindeki etkisi nedeniyle halk, onu büyücü olarak nitelendirmiştir. Bir diğer kara büyü de kadınlara ilgisi fazla olan ama cinsel sorunlar yaşayan I. İbrahim’in, bu durumuna çare bulmak için Kösem Sultan’ın, Hoca Karabaşzade Hüseyin Efendi’yi saraya çağırması ve büyü yaptırmasıdır. Büyü işe yarayınca da Karabaşzade’yi önce Galata Kadılığı’na sonra da 1644 yılında Anadolu Kazaskerliği’ne getirtir. Karabaşzade, halk arasında Cinci Hoca olarak bilinir ve Ulema sınıfı tarafından çokça tepki alır. Çoğu hastalığa çare bulması ve istikrarsızlık problemini çözmesiyle birlikte valide sultanın en önemli adamlarından olmuştur.

   Osmanlı ahalisinin de günlük hayatının içinde bulunurdu büyü. Halk arasında ümmü sıbyan muskası çokça görülmüştür. Amacı çocuğun havale geçirmesini önlemek ve korumak olarak hazırlanır ve bebeğin kundağına bağlanırdı. Yapılan büyülerin bozulması için çörek otu yakarlardı. Çörek otu ve üzerlik otundan oluşan bir tütsü, lohusa kadının evinde kırk gece yakılırdı. Bu sayede kadının nazardan ve diğer kötülüklerden korunacağına inanılırdı.

   Osmanlı yönetimi, okuyuculuk işiyle uğraşanlara ruhsat verdiği gibi, herhangi bir kötülük, kargaşa, usulsüzlük çıkmaması adına bu okuyucuları denetlerdi. Çarşıda kendilerine dükkan verilir ve esnaf grubunda bulunurlardı. Osmanlı çarşısında gümüş, mühür ve tılsım kazıyıcı adı altında esnaf grubu da bulunmaktaydı. Bu grup, şifalı taşlar ve gümüş müherler yapardı; hastalıktan korunma veya kurtulma için bu yöntemlere başvurulurdu. Lakin bu işin ruhsatsız olarak yapılması, kendisine hoca deyip de dolandırıcılık yapılması sürgün ile cezalandırılırdı. Bu tür hocalar Nuruosmaniye Camisi’nden Çemberlitaş’a kadar ki bölgede epeyce yaygınlardı. Bunlara hüdamlı hocalar denirdi. Örneğin; Fehmi bin Mustafa, Nuruosmaniye’de büyücülük ile uğraşan Ahmet Şerkavi’nin ona hazırladığı büyüler yüzünden delirmiştir. Büyücü Ahmet Şerkavi, Hz. Muhammed’in torunlarından Hasan ve Hüseyin’in yerine gönderildiğini söylemiş, bu bağlamda Sultan II. Abdülhamit’ten mevki ve makam istemiştir.

   Günümüzde de daha kötü ve daha acımasız büyüleri yapanlar ve yaptıranlar olsa da büyünün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Osmanlıdaki başarıların, hezimetlerin. ölümlerin, kazançların gölgesinde büyü ve falın etkisi olduğu gözle görülür bir gerçektir. Kendi tarihimizin ışığında değerlendirdiğimiz büyü ve fal, bizim gibi diğer toplum ve uygarlıklarda da ilgi ve gündem konusu olmaktadır. Lakin Osmanlı çerçevesinde bu durumun değerlendirilmesi daha anlaşılır bir şekilde incelenmiştir. 

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.