Nicolas Flamel Günlükleri-Felsefe Taşı | Bölüm I

Her şey bir rüya ile başladı. Uyudum ve uyandım, kördüm ama gördüm, sağırdım ama duydum.

Onlar bana benziyorlardı, bana ve arkadaşlarıma, insanlara ama dev insanlara şuana dek gördüğüm en uzun insandan bile kat-kat uzundular. Onları gördüm evet gördüm tam karşımdaydılar. Daha önce görmediğim bir yerdeydim , bir oda gibi bir yerde bir yatakta uzanıyordum. En son hatırladığım şey annemin benim alnımdan öpüp, ” İyi geceler Nico ” demesiydi. Peki ben şimdi neredeydim. Uyumuştum ama şimdi uyandım. Panik yapmama gerek yoktu. Ne olabilirdi ki diye düşünüyordum, bir odadaydım işte. Dört tarafım kapalı bir oda, sanki demirden yapılmıştı ve soğuktu. Etrafa göz gezdirmek için uzandığım yataktan kalktım ve bakınmaya başladım. İlgi çekici figürler vardı etrafımda ama bunlar neydi ? Hala düşünüyordum kendi kendime ben neredeydim…

     İşte burada dedim, bir kapı.. Oda çok büyük değildi fakat etrafımdaki figürler aklımı başımdan almıştı, çok güzel ve de parlaktılar ama artık dikkatimi toplamam gerekiyordu. Kapının kulpunu hafifçe aşağıya indirirken birden bir düşünce seline düştüm. ‘Bu kapının ardında ne vardı?  Açtıktan sonra ne yapacaktım? Ya başıma kötü bir şey gelirse?’ tarzında düşünceler kafamı karıştırıyordu ama aklımı toparlamalı ve kaderime razı olmam gerektiğini düşündüm. Bu odada durursam kafayı yiyebilirdim ve belkide hayatımın o en değerli anını kaybedecektim tabii ki bunu daha bilmiyordum.

Şimdi öğrenme zamanıydı tüm cesaretimi topladım ve o kapı kulpunu kendimden emin bir şekilde aşağıya çekiyordum…

     Lanet olsun çok korkuyordum. Neden ha neden bunlar başıma gelmek zorundaydı. Paranoyak zihnim bana oyun oynuyordu sanki. Aahh Lanet olsun bu sefer yapacağım şey o kapıyı açmak olacaktı, ama hala ardından olacaklar için endişe ediyordum ya da öyle sanıyordum. Neden hep en kötüsünü düşünmek zorundayım ki ha. Bu sefer olacaktı , odada resmen dört dönüyordum ve o oldu işte bu korkak cesareti. Ne olursa olsun diye düşündüm ve korkularımın   üstüne gitmem gerektiği yoksa ezik biri olacağımı söyledim kendi kendime. Kendimi mi cesaretlendiriyordum, bu biraz ahmakça diye düşünmedim değil. Kafamda çok ses vardı sanki hepsi benim değilmiş gibiydi. Ya bu odadan çıkmasam diye düşündüm kendi kendime. Neden bu kadar çok düşündüğümü de sorguladım ama kendime bile cevap veremiyordum, yoksa cevaptan mı korkuyordum. Korkunun kendisinden nasıl korkulur bunu bilmiyordum ama şuan olan oydu. Evet-evet korkunun kendisinden korkuyordum. Eski bir söz vardı “Korkunun ecele faydası olmaz” diye . Peki bu ecelin kendisi de korkuysa peki korkunun kendine bile faydası yoksa…

     Neler zırvaladığımı bilmiyordum bile, aşırı panik oldum panik-atak mı geçiriyordum acaba..  Ama bunlar benim zihnimdeydi ve vücut olarak hiçbir tepkim yoktu. Artık hazırdım kendi kendime korkunun korkulan bir şey  olmadığını kanıtlamak zorundaydım. Bunu da nasıl yapacağımı bulmuştum, aslında çözüm çok basitti, o lanet kapı kulpunu aşağıya indirecektim ve evet bunu bu sefer başaracaktım. Durdum odanın ortasındaydım ve durdum, omuzlarımı ve başımı kaldırdım. İlerle diye komut verdim bedenime. Evet! sonunda başaracaktım ilerliyordum, evet sadece birkaç adım daha evet-evet sonunda kapıya geldim. Artık işin zor kısmı bitmişti buraya kadar geldim ve devam etmem gerekiyordu. Tüm cesaretimi toplamıştım ve de korkularımla yüzleşmem için biraz daha nefes almam gerekiyordu. Nefes al ve ver , al ve ver işte böyle. Artık hazır olduğumu hissediyordum. Elimi uzattım ama elim titriyordu, benim elim bana mı karşı geliyordu.. Buna izin veremezdim ve sol elimi tir tir titremekte olan sağ elimin üstüne sanki bir dostun, yakın arkadaşının yanında olduğunu hissetmesini sağlarca bir dokunuşla koydum ve artık tüm vücut ve de benliğimle hazırdım. Ellerimle o kapı kulpunu tuttum ve aşağıya doğru indiriyordum….

     Kapıyı açtığımda kendimi sıcak çöl kumlarında bulacağımı hiç hayal etmemiştim. Burası zemini çöl kumu gibi , evleri ise metalden yapılma bir yerdi ama hala nerede olduğuma dair bir fikrim yoktu. Sokaklar boş görünüyordu. Biraz dolaşıp etrafı keşfetsem iyi olur diye geçirdim içimden. Biraz yürüyüp , bir kaç adım atmamla sesler duymaya başladım ve bulabildiğim bir kuytuya saklandım. İşte ilk o zaman onu gördüm. İlk o zaman hayatımda şaşkınlık lafının gerçek anlamını keşfetti. Nerede olduğumu ve o gördüğüm şeyin ne olduğunu çok merak ediyor fakat öğrenmeye korkuyordum. Korkum beni saklanmaya itiyordu. Peki bu gördüğüm şey neydi? Nasıl bir varlıktı? bilmiyordum. Bilinmezliğin içerisinde resmen yüzüyordum.Bir yanım kendimi bulduğum o evimsi yere o küçücük odaya geri dönmemi istiyordu. Bir yanım ise maceracı ruhumu ateşleyip, gördüğümün ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Ne yapacaktım , bu çıkmazdan nasıl çıkacaktım bilmiyordum. Korkumu bir yana bırakmam gerekiyordu ve bende öyle yaptım. Gördüğüm şeyin ne olduğunu anlamaya karar verdim. Bunu dahi nasıl yapacağımı bilmiyordum derken aklıma ipin ucundan tutmam gerektiği geldi, onu takip etmeye karar verdim. Bulmam gereken diğer bir şey ise benim bu lanet yere nasıl geldiğim ve burada ne işim olduğuydu. Arama biraz mesafe bırakarak takip etmeye başladım. Giderken o şeyi gizlice inceliyordum. Benim gibiydi aslında; İki kol,  İki bacak, bir de kafa! Tıpatıp insana benziyordu, tek fark 5 metreye yakın bir boyu olmasıydı. Benim şuana dek gördüğüm en uzun insandan en az 2 buçuk kat daha uzundu. Ona düşüncemde de olsa şey diye hitap etmek üzücüydü. Değersiz bir eşya gibi ona şey demek, ben böyle bir insan değildim. Bu düşüncenin yoğunluğuyla onun ne olduğunu öğrenme isteğim kabarmıştı. Bu arada hızla ilerlerken onun bir ev benzeri bir yere girdiğini gördüm. Ev benzeri diyorum çünkü bu ev biraz farklıydı. Bu evin farkı kare yerine oval bir yapıda olması ve de dışının metal değil tamamen camdan olmasıydı. Dıştan içerisi tamamen gözüküyordu. Usulca yaklaşmaya ve de içerisini izlemeye- incelemeye başladım. İçeride masanın üzerinde deney tüplerinde sıvılar vardı. Merkezde bir ocak duruyordu ve oval binanın tam ortasından yukarıdan bacadan dumanları çıkıyordu. Biraz inceledikten sonra onun bir simyacı olduğunu anladım. Bunu anladım çünkü; aslında bende o sıralar bir simyacının yanında çırak olarak çalışıyordum. Daha sonra bir tür imbikten bir bardağa bir tür sıvı damıttığını gördüm. Bu sıvıyı içmişti ve bu ilgimi çekmişti. Altın sarısı bir sıvı içiyordu, ne olduğunu gerçekten merak etmiştim. Daha sonra arka tarafında duran dolaba yöneldi ve kapağını açtı. İçerisinden bir kutu çıkardı ve kutuyu açarak onun da içinden bir tür paket çıkardı. Paketin iplerini çözdü ve onu ilk defa gördüğümde nutkum tutuldu. Muazzam derecede şaşkındım ve de hayran kalmıştım. Gördüğüm şey beni kendine resmen aşık etmişti. Alev gibi parlayan muazzam bir taştı bu.                                                

Bu taşı eline alıp biraz baktı, sanırım o da hayran kalmıştı. Muazzam güzeldi ve ben hayatımda ilk defa böyle bir mücevher görmüştüm. Daha sonra bu taşı masanın üzerinde ocağa bağlı bir tür üstünde oval bir oturtma bulunan bir çubuğa koydu. Onu orada sabitleştirdi ve ocağa bağlı olan kazana metal atıyordu. Metalleri attıktan bir kaç saniye sonra taşın üzerine tüplerden birinden bir sıvı dökerek çözmeye uğrattı. Taşın alevi sanki bu çözüm ile birlikte metal çubuğun içinden akarak ocağın içindeki kazana akıyordu. Dikkatlice izliyordum çünkü ilgimi çekmişti. Bir kaç dakika karıştırdıktan sonra ocaktaki kazanda parlama oluşmaya başladı. Lanet olası şey mükemmel bir şekilde parlıyordu.

Daha sonra , kazanı bir tür kalıbın içine doğru akıttığını gördüm. Bu şey inanılmazdı. Kalıp halinde saf altın döküyordu. Bunu nasıl başarmıştı bilmiyordum ama o taşla ilgisi olduğunu düşünüyordum. Şuanda bu lanet olası yere nasıl geldiğimden çok metali altına nasıl dönüştürdüğünü merak ediyordum. Bunu öğrenmem gerekiyordu. Ben izlemeye devam ederken arkamdan “Nico – Nico” diye ses duydum. Arkama dönüp baktığımda ise omzumda bir tür el hissettim…

Rapor Et

blogger

Yazar: Wulfology

Tarihin kurgularına ve insanlarına meraklı bir karakterim

Bu yazıyı nasıl buldunuz?