Modern Hayatın Çalkantısına Karşı: Stoa

Stoa; Eski Yunan yapılarında tanımlanabilecek, bir tarafı duvar örülü, üstü kapalı, duvar karşısında birkaç paralel sütun barındıran bir yapıdır; tarihi yapıların girişlerinde güzel örneklerine rastlayabiliriz. Bizdeki ‘revak, sundurma’ olarak tanımlanabilir.  Bu kelimenin biraz türetilmiş hali olan ‘stoik’ kelimesi ise Fransızca kökenli ve ‘Kıbrıslı Zenon’un felsefi görüşünü taşıyan’ anlamında kullanılır. Sütunlu avlu ve Kıbrıslı Zenon arasında ilişki yok gibi görünebilir ama esasında Stoa, Kıbrıslı Zenon’ca ortaya konan bir değişik felsefi görüşün adıdır. Zenon, zorlu bir hayat yolculuğundan geçer ve acılarını aşmak niyetiyle böyle bir öğretiyi ortaya çıkarır; bu öğretiyi açtığı okulda stoalar altında öğrencileriyle buluşturur. Böylece öğreti hem adını almış hem de yayılma imkanı bulmuş olur. Onun ardından Kleanthes ve Khrysippos bu öğreti aktarımını devam ettirir ve onlardan sonra Eski Stoa devri kapanır. Cicero, Genç Seneca, Marcus Aurelius ve Epiktetos da stoacı filozoflardan sayılabilir.

Bu yazımda Stoa Felsefesi’nin devirlerinden ziyade ne olduğunu, araştırdıklarım ve bildiklerim kadarıyla size iletmek niyetindeyim. Ben bu öğretiyle Marcus Aurelıus’un Kendime Düşünceler adlı kitabıyla tanışmıştım ve zaten bu kitap Stoa öğretisi için önemlidir. Marcus Aurelıus bir Roma imparatorudur ve stoacı düşüncenin devlet yönetimine aktarılabilmesi yönünden oldukça önemlidir.

Stoa düşüncesinin hayata aktarımını anlatabilmek adına şu şekilde ifade edebiliriz sanırım, herhangi bir olayda şu soruyu sormaya dayanır: Bu benim elimde mi?

Bu durum iki yönelim yaratır: Elimde değilse bunu değiştiremem, bunun hakkında herhangi bir şey yapamam ama ona yönelik hissettiklerimden, düşüncelerimden ben sorumluyum, bunları halledebilirim. Sevgilinizle çok kötü ayrıldınız ve düzelme şansınız yok diyelim. Çok üzülüyorsunuz. Yeni aldığınız arabanızın üzerine ağaç düştü. Çok üzülüyorsunuz. Bir yarışmaya katıldınız ama seçilmediniz. Çok üzülüyorsunuz. Arkadaşınız sizi kıracak bir söz söyledi. Çok üzülüyorsunuz.

Tüm bu örneklerde ilk durumu düzeltme şansınız yoktur ama ikinci duygusal haliniz tamamen sizin elinizde ve o duruma verdiğiniz değer ile ilgilidir. Aslında bu şuna benzer:  Eğer magazinle ve ünlülerle ilgilenmiyorsanız çevrenizden birinin bir ünlüyle ilgili bir dedikoduyu paylaşması sizin nazarınızda bir anlam ifade etmez ama başka biri bu habere şaşırır, üzülür, sevinir…  Bunun sebebi sizin bu konulara değer vermeyip ilgilenmemenizken diğer kişinin ise o mecraya ait olmasa da bu bültenle bağlantı kurmasıdır. İşte irdelenmesi gereken bu değerdir.

İnsan, mutluluğunu dışarı bağlamamalı bu yönden içeri dönmelidir çünkü günümüzde insanlar moral ve motivasyon yönünden biraz diken üstünde oturuyorlar. Dışarıdan çok fazla etkene maruz kalıyoruz. Hele ki şu süreçte…  Kötü olaylar olur, iyi olaylar olur. Üzücü, dehşet verici, sevinçten ağlatacak, şaşkına çevirecek… Bunları bu şekilde sınıflandırmak tamamen benim elimdedir. Elimde olan şeylerde en iyisini yapmam gerekir böylece ben başarısız dahi olsam diyeceğim ki: “Evet, var gücümle koştum.” ya da “Yapabileceğim en lezzetli yemek buydu.”

Kendime Düşünceler’den bir alıntıyla daha iyi izah edebilirim: “Şayet kendi iraden haricinde gerçekleşen herhangi bir şeye iyi veya kötü dersen, kötü şeyler olduğunda veya iyi şeyler olmadığında tanrıları suçlaman, bunların sebebi olan veya sebebi saydığın kişilerden nefret etmen kaçınılmazdır; yaptığımız pek çok hata da böyle şeylere değer vermemiz yüzündendir.” Veya şu da geçer: “…O insanın bir hata yapmamasını umduğun için aslında kendini suçlaman gerek. Çünkü başlangıçta bu kişinin bir hata yapacağını anlama yetisine sahiptin. Bunu unutan sen, onun hata yapmasına şaşırıyorsun.”

Stoacılık; doğaya uygun yaşamayı gerektirir, bunun üzerine düşünür. Pek çoğumuzun bildiği, benimse Ölü Ozanlar Derneği filmi ile duyduğum bir kavramdır: Carpe diem. Stoacılar da yaşanılan ana, bugüne, şimdiye önem verir. Mantıktan yanadır, adil olmayı ve bilgeliği savunur. Sizi üzen veya etkiyeceğinden emin olduğunuz olaylarla başa çıkmanızı sağlar. İnsanları olduğunca kabul eder. Hatta günlük hayatta tahammül edemediğimiz insanları bile…

Kısacası, olumsuz koşullara karşı ruha bir kalkan oluşturmayı amaçlar gibi gelir bana bu. Hem de içten gelen, doğal ve güçlü bir kalkan.

Bu felsefi görüşle ilgili, Epiktetos’a ait bir sözle yazımı sonlandırayım: “Gerektiğinden önce çekilen acı gerektiğinde çekilen acıdan daha fazladır.”

yazar

Yazar: Akasyaben

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

2 yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.