in

Naked Girl Like the Moon in the Dark

most strongly.

you feel the most impossible way.

the face of life.

if you take refuge in wisdom, you will be saved /

a star rubbing against the wings of the sky /

for you/

he is praying for you with his collars tearing up…

most desperate /most exhausted… / from all the moments I feel./ I’m born again again…

a star rubbing against the wings of the sky / for you/ he is praying for you with his collars tearing up…

the most magnificent words in his bosomLike wild forests like breathGod’s favorite names in his heart … /like forests not kissed

/İngilizcesi olmayanlar şiirin Türkçe’sini okumak istiyorsan sitelerime tıklansınlar.

(yaşanmış olayları anlatacağım)

Yaz gecesiydi, çok geç bir saatti. Herkes uykuya çekilmişti. Gemiden ayrıldım. Gemi tersanede, kızaktaydı.

Gemi işi bana göre değilmiş….

Gemide yağcı olarak çalışıyordum, birkaç ay olmuştu ve gemide çalışmak rezillikten başka bir şey değildi. Diğer elemanlar çoktan çıkıp gitmişti Samsun’a, en son ben kalmıştım, en azimlileri, en kuvvetlileri de bendim.

Zeki, uzun boylu, sıska ve cam dibi gözlükleri alan bir adamdı, evliydi, çocuğu vardı. Orduluydu.

Nihat ise Samsun Çarşamba’dandı. Okul mokul okumamıştı, bir mesleği yoktu, o da Zeki gibi Miço’ydu. Günün birinde Nihat’ı mısır tarlasında kovalamıştı babası, elinde tüfekle, Nihat onu kızdırmış, çok matrak gelmişti anlattığı hikaye.

Zeki gemi Ordu açıklarında demirliyken gemiyi terk etmişti, sonra Nihat.

Dostlarımı kaybetmek beni çok üzmüştü.

Anladım ki gemi işi zihni sağlıklı adamın yapacağı işi değildi.

Kalacak yer vardı, maaş vardı, iyi bir iş sanmıştım.

Şimdi herkes uykuya çekişmişti ve ben defolup gidiyordum gemiden.

Tersane öyle bir yerdir ki, bilmezsiniz, çok karışıktır, tekneler, kayıklar, koca koca gemiler kızaklarda bekler ya da suda, çok karmaşıktır orası.

Sabaha kadar yatmak için açıkta bekleyen bir gemi vardı, sevdiğim bir arkadaş o gemide bekçiydi, gemi müzelikti, meşhur iş adamı bu gemiyi müzesi için satın almıştı.

Gemiye kestirmeden gitmek için rıhtımdan ilerliyordum,  yol yoktu, oradan atla, buradan sıçra. Maymun gibi ilerliyordum, kalasların üzerinden geçiyordum, ara ara küçük kulübeler vardı. Kafam da iyiydi, şarap içmiştim. İçimden bir ses buranda gitme diyordu ama devam ediyordum, ille buradan geçecektim. Sırtımda sırt çantam vardı. Ayağımda asker botları. O botları da çalmıştım gemiye gitmeden, çalıştığım bir inşaatta, o asker botlarını şehit olan bir asker giymişti. Asla hırsızlık yapmazdım; ama her nedense o botları görünce çok sevmiş ve çalmadan edememiştim, hayatımda yaptığım ilk ve tek hırsızlıktı bu. O botlar inşaatın bir köşesindeydi ve şehidin babası onları iş ayakkabısı olarak giyiyordu. Pişman değilim o botları çalmaktan. Bir şehit botu giymekten. En şerefli adamlar şehitlerdir; bunu çok sonradan öğrendim.

Yaz gecesi ama önümü zor görüyorum, düşüp bir yerimi kırabilirdim. İlerliyordum, ilerlemek gittikçe güç hale geliyordu, buradan daha fazla ilerli gidemeyeceğim ortadaydı; ama zorluyordum. Sonunda bir kulübenin önüne geldim, baraka yani. Ufacık. Kapının camı simsiyah. Kapıyı çalayım dedim, içerdeki nasıl karşılar beni? Amacım nasıl ilerleyebileceğimi sormaktı. Kafam iyi ve aslında saçmalıyordum, farkında değildim.  Kelebek türünde bıçağı çıkardım.  Barakadaki belki bana zarar vermek ister diye. Ve saçmaladığımı hissettim, bıçağı cebime koydum, döndüm geri. Yol ölüm gibi zor ve uzundu.

Aniden çıplak bir kız belirdi ilerde. Üstünde ilerlediğim kalasın beş altı metre ilersinde. Ömrümce böyle bir kız görmedim, çıplak ve bu kadar güzel. Ay gibi parlaktı bedeni. Kusursuzdu. İçim gitti.

Sonra dedim; “bu da nesi, az önce orada yoktu. Bu işte bir bokluK var.” Korktum. Ama gidip ona sarılıp onu öpmek de istiyordum. Deli bir arzu patlamıştı içimde.

Her neyse, gidip ona sarılıp ne olduğunu anlayacaktım. Ama zınk etti kafamda bir şey, okuduğum bir yazı aklıma geldi. Yaşanmış bir olay. Türk tır şoförü Avrupadan ilerliyormuş ormanda, yolun iki yanı da orman, hiçbir ev yok, kimsecikler, derken ormanda bir alev görüyor, uçan bir alev, sonra yok oluyor, aniden yan tarafında oturan çıplak bir kadın görüyor, şöyle diyor:  “Tırı kenara çek de ormana girip sevişelim.”

Tır şoförü şahadet getirip besmele çekip Ayetel Kürsi okumaya başlıyor. Kadın da şöyle diyor:  “Müslüman olmasaydın günün gösterirdim sana!” Öfkeden kuduruyor ve aniden yok oluyor oturduğu yerden ve tır şoförü ormanda uçup giden  bir alev görüyor, alev yok oluyor az sonra.

Kıza doğru hızla ilerliyordum ve adımlarımı kısalttım, besleme çektim, şahadet getirdim, kıza iyice yaklaşmıştım, dudağını yalayıp bana dil çıkardı, dilini salladı, kıllı bacak arasını gösterdi. Durmadım, ilerledim ve içinden geçtim. Arkama dönüp baktım, bir eli ensemdeydi enseme tokat atmak istiyordu ama eli bir nokrada kalıyordu: “s.ktir git, pislik şeytan, senden Allah’a sığınırım” dedim. Birden yüzü bir yaratığa dönüştü.

Geçen aylarda tepelere çıkardım, yazılarımı okuyanlar bilir, tepeye gezmeye çıkarım. Orada bir restoranın bekçisi yaşlı adamla tanıştım. Yaşlı amca bana güzel güzel kızlar gördüğünü anlattı, gece yatağında öyle kızlar görüyormuş rüyasında ya da gözü açık, olay inşaatta başlamış, önce aslan görmeye başlamış inşaatta. Sonra düzelmiş.

12:28

3 Nisan 2020 Cuma.

İsa Kantarcı

yazar

Yazar: İsa Kantarcı

Uzun yıllardır yazıyorum.

Şiirle başladım.

Sonra hikaye.

Sonra roman.

Bıkmam, yorulmam, pes etmem.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.