Kahramanlık Süsü Verilmiş İntihar

Adım Kahraman. 2020 doğumluyum. Dünya kaosa sürüklenirken bu durumu düzeltecek, beklenen, payına kahramanlık düşmüş insanlık varisiyim. En azından öyle olduğunu ümit ederek bana bu ismi takmıştı içinde bulunduğum toplum. Bu kadar iddialı kurtarışlarım olmadı ama buna benzer yaşanmışlıklarım var hayatımda. Bana bu ismi vermekle çok doğru karar aldıklarını, sonuna kadar hak ettiğimi söylüyorlar. Kendilerince sebepleri var ama ben, bu yakıştırmanın doğru olup olmadığından onlar kadar emin olamıyorum. O yüzden yazıyorum: Karar verebilmek için. Ben bir kahraman mıyım? Bunu başardım mı?  Sahiden bununla gurur duymaya hakkım var mı yoksa sadece bir yanlış anlaşılmadan mı ibaret? Okuldayken tarih öğretmenimin kurduğu bir cümle çok yer etti kafama. Şöyle demişti “Kahramanlık çok ince bir çizgidir; eğer savaşı kazanırsan kahraman, kaybedersen hain olarak anılırsın.” Bu kadar ince bir çizgi üstünde sallanıp duruyorum ama benim meselemin savaş kazanıp kazanmamakla alâkası yok. Bir intihar meselesi bu. Hayır, yanlış anladınız. İntihar edecek bir kimseyi vazgeçirip yaşamasına vesile olmadım. Ben kendi intihar girişimimle kahraman oldum…

Sanırım neden böyle bir girişimde bulunduğumdan başlasam iyi olacak. Alışamamışlık ve aidiyetsizlik iki büyük sebebimdi. İlk doğduğum andan itibaren dikkat çekici bir çocuktum. Tatlı mı tatlı tabiri caizse nur topu gibi bir bebeklik beni farklı kılan ilk olgulardan. Bundan da önemlisi düşünme ve anlama kabiliyeti bakımından da öteki çocuklardan fark edilir düzeyde üstündüm. Sevip hoşlandığım, vakit geçirirken zevk aldığım oyunlar beni ayrıksı kılıyordu. Üstün olmak dışardan güzel gibiydi ama netice de dışlanandım. Onların bana alışamadığı gibi ben de kendime alışamamıştım vesaire vesaire… 24 yaşımda gencecik bir delikanlı iken binbir çeşit, yaşamdan vazgeçiş senaryosu kurmuştum. Her sahneden bir alıntı vardı zihnimde. Bazen bir küvette jiletle (ama bu fikir pekte hoşuma gitmiyor, sadece dizilerde, filmlerde gördüğüm için oluşmuş gerçekte yanaşmayacağım bir görüntüydü.) bazen kurşunla, çoğunlukla acısız yöntemlerden ilaç ya da uçurumla bitiriyordum işimi ama ilk ve son denemem hiç beklediğim gibi olmadı, bugüne kadar gerçekleşmiş intihar girişimlerine farklı bir boyut getirdi. Ben kendimi yok etmeye kalkıştıktan sonra insanlar beni el üstünde tuttu. Hak vermiyor değilim, onların yerinde olsam ben de aynısını söylerdim ama gel gör ki gerçeği bilen ben için, durum bu kadar pürüzsüz değil.

Atlas, pastel boya, kalem elime ne geçtiyse attığım gibi kaptım çantayı. Anlayacağınız geceden hazırlananlardan değilim. Her zamanki gibi geç kalıyordum. Halbuki evi okula en yakın olan bendim. Herkes diğer ilçelerden tam vaktinde gelirken yürüme mesafesinde ki okula zamanında yetişemiyordum bir türlü. Evden geç çıkmak için kullandığım bahane ısrarla evimin yakın oluşuydu bu yüzden rahat rahat takılıp hep son dakikaya bırakıyordum ama mesafe ne kadar yakın olursa olsun zamanı iyi ayarlayamadığınız takdirde bu avantajın önemi kalmıyordu işte.  Fiziki şartları fena olmayan bir okuldu. Çok geniş bir avlusu, yeterince büyüklükteki sınıflar iş görürdü. 19 bin nüfuslu bir ilçede pembe boyalı bir okul. 8.30 ders başı. Benim evden çıkış saatim 8.15. varış: bacaklarım yanmanın acısına dayanırsa daha hızlı olup 8.34 geç kağıdını kaptım; dayanmazsa 8.35+: Böylece geç kağıdına elveda. İdari katta müdür yardımcılarının geç kalanlar sırasına girmiş öğrencilerin numaralarını kağıda yazıp derse geç girme hakkı tanımaları 3-4 dk, bir iki dk koridorda oyalanarak sınıfa gitmem derken ilk dersin yarısını yemiş oluyordum. Oh ne güzel o zaman hep geç kalsaydın ya demeyin 5 kere geç kalmak bir yarım gün yok yazılmaya mâl oluyordu. 10 gün olunca da hak etmiş olduğun tekmeyi k*çına yiyordun. Kahraman bir profiline uyacak davranışlar sergilemediğimi düşünüyorsunuz değil mi? Öyle davranmak istediğimi de kim söyledi? Durun, kesiyorum size sataşmayı. Kızdırmak istemem hiçbirinizi, siz bana lazımsınız. Bırakalım şimdi genel bilgileri de olayı anlatayım.

Tek kolundan omzuma asılı çantamla güneşli günde kat ettik yolları. O saydığım günlük rutinimi tamamladıktan sonra sınıfa girip öğretmenin “dersimi bölüyorsun her zamanki gibi” bakışını görmemek için yere bakarak kağıdı uzatıp sırama geçtim. Ne önde ne arka sırada, ortalarda, duvar kenarında dinlemeye başladım. 2 ders fizikten sonra matematiğe geldi sıra, saat 10.43 civarı teneffüse de az bir zaman kalmışken kapı hızlı bir şekilde açılıp duvara çarptı. Saçı sakalı birbirine karışmış eli silahlı iki terörist daha ne olduğunu anlayamadan o sırada soruyu çözmek için tahtaya çıkmış arkadaşımın boğazına yapışmıştı. Öğretmen bir iki adım geri sendeledi panikten, bağırtı gürültü eşliğinde onların dediğini yapıp hepimiz bir köşeye toplandık. Biz köşeye toplaşırken gözlerimi hafifçe kaldırarak, adamın kollarında ki, bizim yanımıza gelmeye can atan arkadaşımın gözlerinde şaşkınlığı ve öfkeyi gördüm. Adamlara değil de o an için o soruyu kendisinin çözmesi için niye öğretmene bu kadar ısrar ettiğinden kendine duyduğu öfke. Eğer o soruya kalkmamış olsaydı öğretmen, masasına geçmeyecek tahta da bir tek o olacağından muhtemelen bu herifler onu rehin alacaktı. Kendisi sırasında bir nebze daha emniyette olabilirdi. Gözümü ona dikmiştim. Bu düşüncenin bencilce olduğunu düşündüm ilk başta ama sonra hak verdim; kötü şans. Ardından öfkesi doğrudan doğruya kendisine silah tutan teröristlere evrildi. Olayın ilk şoku atlatıldığında en azından ne oluyor ne bitiyor kısmının geçilip beyinler tehlikenin tam ortasında kaldıklarını, burda eli silahlı iki adam tarafından rehin alındıklarını algıladığında öfkeden korkuya doğru bir geçiş oldu. Bu, olayı gittikçe dramatize ediyordu. Korku algılandıktan sonra bazılarının gözlerine yaşlar doluşmaya, bazıları titremeye başladı. Tahtada ki arkadaşım yalvarma moduna geçmişti bile. Arkadaşım dediğime bakmayın zerre kadar haz etmem kendisinden. Hatta ondan nefret bile ederim. Fakat o tehlikeyi ilk algıladığımda benim düşüncelerim bambaşkaydı, o yüzden özellikle şimdi kendi aklımdan geçenleri aktarmak istiyorum. Çok heyecanlıydım, belki de en çok ben heyecanlıydım ama korktuğum için değil, aksine mutluluktan neredeyse ben de ağlayacaktım. Aklıma delice bir fikir gelmişti. Beklediğim fırsat ayağıma geldi işte! O anda da tıpkı diğer anlarda olduğu gibi diğerleriyle aynı hissetmediğime yemin ederim. Bu intihar işinde benim bir şey yapmama gerek kalmayacaktı, onlar benim yerime halledecekti. Ne yapıp edip Cenk’in yerine ben geçmeliydim sonra da adamları kışkırtmalı, o tetiği çektirtmeliydim! En kısa zamanda en kolay yol buydu. Kimse ben gittikten sonra “Neden? Niye intihar etmiş ki?” demeyecekti. Kurcalamayacaktı. Gidişim hiç kimsenin aklında soru işareti bırakmadan tertemiz bir nehir gibi akıcı olacaktı. Cenk hüngür hüngür ağlamaya başladı, yakarıyordu halâ.  İçerde ki gürültüler aralıklarla kesilince paniğin dışarıya yayıldığı da anlaşılıyordu. Ya adamları sınıfa girerken nöbetçi öğrenci görmüştü ya da kameralardan durumu fark eden idareciler okulu boşaltmaya başlamıştı. Bu heriflerin bir eylem yapma niyetinde olduklarını düşünmüyordum: Bu benim için kötü bir durumdu nihayetinde rehineyle kendilerini sağlama alıp sonra toz olmaksa niyetleri benim elim boşa çıkardı. Amaçlarının gerçekten zarar verip vermemek olduğunu anlamalıydım.  Sonra siren sesleri patladı. Avluyu dolduran polisler megafonlarla anons geçmeye başladı. Bu hareketlilikle içerde kıpırdanmalar olunca diğerine göre fevri olan terörist elinde ki silahla göz dağı verip herkesi olduğu yere pusturdu. Onun bu hareketini mantıklı bulduğu anlaşılan diğeri de Cenk’in kafasına silahını daha sert bastırarak elinden geldiğince destek verdi. Kısacık anların hayatımızı ne denli değiştirebileceğini yaşayarak anlıyorduk. Bunların öfke kusmuğu, kurşunlardan oluşurken birinin bu adamları kızdırmaması gerekiyordu. Ama üzgünüm çocuklar bunu yapıp fitili ateşlemem gerekiyor kendim için. İlk defa kendime böyle bir iyilik yapma şansı bulmuşken bu fırsatı geri tepemem. İşte size kahramanlık! Bir adım öne çıktım. Namlunun ucu anında suratıma döndü. “Napıyo’sun lan geri çekil!” fevri adamımız yine iş başında. “Cenk’in epilepsi hastalığı var, şu haline bakın hiç iyi görünmüyor. Krizi yaklaşıyor, bırakın onu! Beni alın onun yerine” Tahmin edersiniz. Herkeste şaşkınlık oldu hele de benim Cenk’le iyi anlaşamadığım bilindiği için. Adamlar birbirlerine ardından bana sonra Cenk’e ardından tekrar birbirlerine bakıp nihai kararlarını lehime verdiler. “ Yavaşça bana doğru yaklaş, bir hareket yapmaya kalkışırsan acımam” Her bir adımımda sınıftakilerin şaşkınlığı giderek kocaman açılmış gözlerine yansıyor, aynı anda bana karşı bir gurur dalgası yayılıyor etrafa. Aralarından böyle bir yiğit kahramanın çıkması gurur vermişti hepsine, aslında öyle de olmalıydı değil mi? Zaten hep bir tane çıkar kendini feda edecek cengaver. Diğerleri de onun gölgesine sığınır, kendi kıçlarını kurtarır, onun arkasında gizlenirlerdi. Ölüme meydan okuyan bir gönüllünün içinde ferahlamış yürekleriyle “helal olsunları” nida gibi yükselen fısıltılarla bana duyurdular. Bu tipler kahramanlık olgularını sadece kitaplarda okurlar üstlerine böyle bir vazife düştüğü takdirde kahramanlığa lanet edip ilk safı düşmana bırakmadan, kendileri yararlar. Normalde, değer mi bunun gibiler için; onların boşalttığı safları doldurmak için ileriye atlamaya? Hiç aklıma gelmemişti o güne kadar bu soruyu sormak ama o gözlere bakınca benim adıma hissettikleri cesaretle birlikte kendi korkaklıklarını kırmızı halı gibi önüme seriyorlardı. “Bunu alın tamam işte, buldunuz bir enayi bırakın bizi, bize dokunmayın yılanlar!” o halıyı, boğa gibi üstünde tepinerek ezmek istiyordum şimdi. Dudak okumayı az biraz beceririm ama gözlerde okuduğum sözcükler dudakların kıvrımlarında çıkan acı sözcüklerden daha gerçekçi daha korkakçaydı. Değer mi şimdi bunlar gibiler için? Değmez. Ama bu salaklara maksimum 100 yıllık ömürlerinin bir anlam ifade etmeyeceğini şerefsizce yaşanacağına haysiyetle kısa geçirilecek bir ömrün kâfi olacağını anlatamazsın. Şimdi ne alâka? Kendini bir teröristin önüne atmadı diye şerefsiz mi oldular? Hayır elbette onların öyle olduklarını bilmem daha şahsi tecrübelere dayalı, bu noktada çok fazla yüklenilemez belki ama mesela konu vatan olsa, atalarıyla övünen bunlar onların yaptığı fedakarlıkların onda birini yapmayacak kadar zavallılar diyorum. Başkasının yaptıklarıyla ilgilenmekten kendilerine bakmazlar. Geçmişle övününce üstlerine düşen sorumluluğu savdıklarını zannederler. Bunlar gibiler için değmez ama her şeye rağmen onların çocukları için değer. Aman neyse canım, başta da söylemiştim zaten benim işim intihar, onların cesaret kapasitesi değil. Adamın kollarındayken huzur ve güveni hissettim biliyor musunuz? Hani sizin sevgilinizle geçirdiğiniz ay ışığı vakitlerinde oluşan ılık duyguların türünden. Romantizmin dorukları bir namlunun henüz ateşlenmemiş ucundan çıkacak kurşunun yaratacağı sıcaklığı düşünürken, silahın mekanikliğini görüyor olmaktı. İşte tıpkı sevgiliyi öpmek gibi. Ne kadar yakın, gerçekçi bir bekleyiş ve hülyalar evrenine dalmış bir kimsenin uzaklığı ne kadar da iç içe! Tıpkı sevişmeden hemen önce ki son öpüş! O teröristleri melek gördüğüm yok elbette. Onların emelleri adice. Ama şimdi ne olanlar umurumda ne gerçeklik. Onların içler acısı haline öfke duyamayacak kadar karışığım hayır aslında zihnim tertemiz, hatta hiç bu kadar berrak olmamıştı. Karışık olan bundan sonra nasıl adım atacağımdı. Artık tek bir gerçek vardı ortada. Elde edebileceğim hayalimin gerçekliği! Biraz bekleyerek adamlardan ipucu kapmaya çalıştım. Gözlerimle de olan bitenleri, arkadaşlarımın ve öğretmenimin yüz ifadesinde ki değişimleri takip ediyordum. “Ne yapacağız şimdi?” Eyvah! Bunu dediklerine göre benim iddiamı doğruluyorlardı. Planları olmadığına göre bir sebepten ötürü spontane dalmışlardı buraya. Eylem değil kaçmaktı niyetleri. Biz kurban değil rehine. Olmadı bu. Hakikaten olmadı. Adamın silahını elinden almaya çalışır gibi yapıp kendimi mi vurdurtsaydım? Ama yapamazdım. Çok tehlikeli olurdu bu. Diğerleri için yani. Olurda kavgaya tutuştuğumda silah ya bana patlamazsa? Ya bu tez canlı herif beklenmedik saldırganlığımda telaşla silahını kapmaya çalışırken başkasını vursa? İki açıdan buna kalkışmamalıydım. İlkin, böyle bir şey olursa kendimi vurdurtmak için şartları ciddi anlamda zorlamam gerekecekti, bu adamların bir kez kan çıkan bir yerden ikincisini akıtmaya çıkaracak kadar cesur olmadıklarını gayet net anlıyordum, ki bu da benim işimi zorlaştırırdı. Bir de, benim kimseyi korumaya niyetimin olmaması bir başkasını kendim yüzünden vurdurtma ihtimalini göze alacağım anlamına gelmiyor. İşler o zaman gerçekten sarpa sarardı. Çokça seçeneğim var gibi de görünmüyor. Bir bakalım… Anonslar: “Tekrar ediyorum, teslim olun.” Göz ucuyla diğer adamın tavırlarını kontrol ettim. Neyse ki bunu yapmayacakları besbelliydi. Sonunda dayanamayıp pencereyi hafif açarak seslendi adamımız. Tipik rehineler var elimizde tehditleriyle hakimiyetin kendilerinde olduğuna, köşeye sıkışmanın verdiği korkaklıkla her ne kadar kendileri inanmasa da, polisleri buna inandırmaya çalışıyorlardı. Polisler buna zaten inanıyordu, burası dar bir alan olsa da kafalarına göre hareket edemeyeceklerdi. Beklemek zorunda olan onlardı, tabi bir yere kadar. Benim inandığımsa, hakimiyetin artık bana geçeceğiydi. Bir yandan silaha uzanmayı denesem mi acaba, gerçekten başka birine denk gelir mi ki? Bir daha bu fırsatı ya yakalayamazsam diyordum ama bir yandan da olasılıklarla oyun oynanmayacağını biliyordum. “Biz buradan gideceğiz ve siz de bizi takip etmeyeceksiniz.” Her şey olağandı. Ve umut dolu şimdi. O gidecek şanslı kişi ben olurdum herhalde? Rehine değiştirme lüzumunu görmezdi bu dangalaklar. İple çekiyorum o anı. Yine bekliyorum. Boş koridorda yürürken harekete geçeceğim. Kimseyi riske atmadan, tereyağından kıl çekercesine silahı ellerinden çekmeye çalışır gibi yapacağım. Özellikle de fevri davrananın üstüne oynayacağım ve bum! Polis anonsu: “Annen burada seninle konuşmak istiyor.” Ve magafondan çıkan bir cızırtı sonrasında “Oğlum, oğlum nolur bırakın gelin. Biz perişan olduk evde. Her gün sizi bekledik. Artık kaçamazsınız. Teslim olursanız size bir şey yapmayacaklarmış oğlum. Allah aşkına oğlum gelin artık n’olur. Gittiğinizden beri boğazımdan bir lokma geçmiyor. Annelik hakkımı helal etmem bırakmazsanız. Siz böyle bir çocuk değilsiniz.” Ne mi oldu? Şaka mı bu? Bu kadar çabuk mu? Bıraktı. O fevri adam, bu koskoca herif indirdi silahını. Diğeri hani arkadaşı sandığım nispeten daha soğuk kanlı olanı, kardeşiymiş. Bir yolunu bulup annelerini görmeye gelince kaptırmışlar paçalarını. Ufak bir kovalamacanın ardından sıkışınca da son çare dalmışlar buraya. Kaçacaklardı becerebilseler ama sevmek denen şu şey devreye girince yani anneleri konuşmaya başlayınca ikna oldular bir solukta. Sanki yıllarca gel demesini beklemişlerdi. Hani ateş fışkırıyordu gözlerinizden? Merhamete büründü o gözler. Benimkilerindeyse öfke. Başka çarem kalmadı, son hamlemi oynadım. Üstlerine atladım. Sandığımdan da cılızmışım meğer, eridim onların karşısında. Başaramadım. Ne ben ne başkası. Bir kere bile patlamadı kurşun sesi. Bütün sesler kesildi benim için. Flulaştı her şey, aktı gitti seyrinde. Ben kalakaldım. Sonra sürüklendim, birileri çekiştirdi. Dışarda bir alkış fırtınası koptu. İçerde olup bitenler yayılmış hemen demek ki, bilmiyorum aslında hemen olmayabilir belki de dakikalardır burdayımdır herkesin birbirine anlatması için yeterince zaman geçmişte olabilir. Cenk için yaptığım muazzam bir fedakarlıktı, işte alkışımın sebebi. Şimdi buraları atlayalım çünkü en az sizin kadar bilmiyorum. Öyle uyuşmuştum, öyle katılaşmıştım o yüzden hiçbir şey hatırlamıyorum sonrasında. Cevabınızı buldunuz mu? Ben kesinlikle bir kahraman olamam değil mi? Kim o zaman? Polisler mi? Tamam yakaladılar ama tam olarak onlar kurtardı rehineleri diyemeyiz. Anne mi? Size kötü bir bilgi vereyim o halde. O adamlar çocukken, istemeye istemeye dağa götürülmüş tamam da o gözü yaşlı hanımcağızın onlar gittiği esnada elindeki paralarda neymiş? Gidin demişti onlara. Hakkı yenmez, ölümsüz bir haktır bu. Boğazdan geçmeyen lokmalarla ödenmiştir diyet. Yıllar sonra gelen pişmanlık mıdır kahramanlık? Kendi kendilerinin kahramanları olabilir mi o çocuk ruhlu sakallı herifler? Götürüldükleri gündeki gibi ufak kalpleri halâ korkuyla çarpan bu adamlarda çocukluğun masumiyet kalıntıları bulunabilir mi? Buraya gelene kadar birkaç polisi vurmalarını saymayalım. O vurulanlardan birinin dizinde kalıcı hasar olması da üzücü. Kalakaldık görüyor musunuz? Bir kahramana ne çok ihtiyacımız var oysaki. Allanıp pullananlar dışında hakiki kahramanın kim olduğu gerçekten merak konusu iken olmayan bir şeyin konusu merak edilemez aslında. Beni zaten elemiştik ama size bir şey söyleyeyim mi? Kimin kahraman olduğunun aslında hiç önemi yok çünkü gizli, gerçek kahramanların hepsi bir araya gelse bile söylenmemiş, açığa çıkmamış gerçeklerin, pis niyetlerin, sırf fırsat bulunamadığı için yapılmamış kötülüklerin önüne geçemezler çünkü onlar ancak bilinen kötülüklerle başa çıkabilirler adı konulmamış kötülüklerin sessiz varlığı ise hepimizi yok edecek kadar güçlü…

Şimdi adıma yaraşır bir şey yapmak istiyorum ilk kez izninizle. Bu sessizliği nasıl bozacağımı biliyorum: Çığlık.

Siz bu son satırları okurken ben boynumu gökyüzüne asmış, ayaklarımı da uçurumdan aşağı sarkıtıyor olacağım. Bu kadar uzun boylu bir işi nasıl mı başardım? Kahramanların özel güçleri vardır tabi ki. Benim süper gücümde buydu: Boyumdan büyük işler yapmak. Bu seferki de gökyüzünden uçurumun dibine kadar uzanıyor. Öyleyse daha fazla vakit kaybetmeden gideyim hadi Preikestolen’e ama bir dakika şu poşeti hazırlayayım. Tamam. Hayır değil, durun bir dakika bekleyin ipi unutmuşum onu da alayım geliyorum hemen! Ne var canım şuradan şura zaten gideceğimiz uçurum, yetişiriz.

Evden çıkıp kapıyı ardıma kadar kapattım ve yürümeye başladım. Toplayacağımı düşündükleri için ellerinde ki çöpleri yere attılar, almadım. Poşetimin içinden gül fidanını çıkardım. Bahçede dolaşanlar fidanı gördüler, kokladıkları çiçeği koparabileceklerini düşündüler, nasıl olsa yerine yenisi dikilecekti. Ben o fidanı dikmedim. Poşetimin içine koydum. Uzanıp sargı bezini aldım, yol kenarında birbirlerini bıçaklayanlar kafalarını kaldırıp gözlerini bana diktiler, birinde mahcup bakış birinde ne duruyorsun be adam? Tam şuan da buraya koşman gerekiyorken sen gelmiyorsun hiddeti. Yürümeye devam edip ardımda bıraktım onları da. Ben hiçbir yarayı sarmadım. Bezi de bıraktım poşetin içine. Sargıda kan kokusu vardı, fidanda yangın, artıklarda pis ağız kokusu. Gidene kadar burnuma gelmesin diye aldığım bandı çıkardım içinden. Karısını döven adamın önünde ki gruba omzum çarpa çarpa geçtim. Durmamı beklemişlerdi oysa. Ama ne onlar ses çıkardı adama ne ben. Bandın birazını ağzıma yapıştırdım. Konuşmayacağımı anlatmak için yeterdi onlara. Kalanını da poşete sarıp kapattım. Yumruğumun içine büzüştürüp sıktım torbanın ağzını. Daha da açılmazdı.

Nihayet varmıştı kahramanımız uçurumun kenarına. Usulca uzanıp ağzında ki bandı açtı. Sonra poşetin ağzını da açıp bantları içine attı. Koku… Dünya üzerinde bundan daha güçlü bir koku duymanız olanaksız. Kollarını açıp kokuyu içine çekti çekebildiği kadar. Koku manzaraya ve içine bütünüyle karışınca şen şakrak harekete geçti. Adeta doğayla senkron olmuş, orkestrasını yöneten maestro gibi davranıyordu. Daha önce hiç dans deneyimi olmamasına karşın balerin gibi süzülmesine ne demeli? Bacağının tekini kaldırıyor, muazzam bir denge ile tekrardan indiriyor, ayağı yere değer değmez diğer uca doğru sıçrıyordu. Baştan uca, baştan uca koşarken çizdiği dairelerle, üçgenlerle doğanın kendisine bahşettiği bütün şekilleri anladığını göstermek niyetinde gibiydi. Bazen bizim efeler gibi asilce elini toprağa sürterek el ayasında ki çizgilere kumları dolduruyor, parmaklarında ki son kum tanesi yere düşünceye dek gözlerinde ki parıltıyı boşluğa dikiyordu. Kalkıp dimdik durdu ayakta. Ardından bir elini aniden yukarı kaldırdı. Maestrosundan işaretini alan şimşek, hızla aydınlattı etrafı. Fırtınayı çıkaran da kendisiydi, şimdi sessizliğe teslim ediyordu içi buz gibi dışı alev, yok hayır içi alev dışı buz gibi bedenini. Ah Tanrım! Ne çok şekil vardı onda! Bu yaptıklarının yalnızca biri bile tüm içtenliğini koyduğu vakit yeterdi bu sahneyi donatmaya. O her şeyin karışımı tavırlarını nasıl biriktirmişti bu kadar? Ve yağmurlar eşlik ediyordu elbette. Böyle bir günde, uçurumun kenarında ki şu meyusperver için güneşli bir vakit tayin edemezsiniz zihninizde. Yağmurlar! Taarruza geçmiş ordu gibi geliyordu üstüne ama hep sert olmasını bekleyemezsin ritimlerin. Alçalıp yükselişleri vardı. Yukarı kalkmış koluna bitişik elini içe doğru kıvırmaya başlayıp yumruk biçimine getirdi. Açıkça sus işaretiydi bu. Dağılıyor yağmur ordusu, geriye sıska birkaç damla kalıyor. Onlarda “pıt pıt” düşüyor uçurumun en derinine. Nefes! İşte o büyük an başlıyor. Ufak ufak seyreden gülümsemeler yerini açıkça azgın kahkahalara bırakıyor. Başı eğimli iken gözlerini anlık boşluğa fırlatıyor yine. Gökyüzünde çakan şimşekleri gözüne hapsetmiş olduğunu o dakika anlıyorsunuz. Ve yükseliyor ciğerine çekebildiģi bütün nefesin verdiği kuvvetle. Bırakacak şimdi. Evet, evet, evet!

Yağmurlar bu kez pıt pıt düşmüyor, düştüğü yerde bomba etkisi yaratarak “bum” “bum” diye patlıyor… Ah o baştan çıkarıcı -elbette ki şuan için bu çarpık haliyle mümkün değil ama onunda çekici olduğu anlar vardı mutlaka- ağlamaklı gülüş, şarkının son saniyelerinde en son, en dokunaklı vuruş! Tıpkı insan parmak izi gibi gökyüzününde, toprağında, suyunda kendine has sesleri vardır. Çığlık tüm bu sesleri bir ediyordu. Dünyanın ayrıksılığında sanki arada ki frekans gediklerini düzleyen cinsten bir dolgu vazifesiydi. Evet efendim çığlık, bu dünyada ve dahil insanların içinde oluşmuş boşlukları kapatabilecek yegâne katmandı. Fakat öyle yerli yersiz, cılız parçalarla elbette ki bunu başaramazsınız. Öncelikle boşluk öyle bir hâl almalı ki paradoksa düşmelisiniz. Boşluk açıldıkça siz ağzınıza kadar dolmalısınız. Gözlerinizden yaş akarken dudaklarınızda titrek bir gülümseme oluşmalı, sizi görecek olsalardı “çarpılmış bu” dedirtecek kadar çılgın olmalısınız. Hülya boyutuna varacak kadar kendinizden geçip, kendinize gelmelisiniz efendim.

Çöp poşetinin ağzını uçurumdan aşağı döndürüp içini boşalttı…

okur

Yazar: Poseidon

Yaş 21 yolumun tamamı budur! Ne geleceğimi tahmin edebilirim ne geçmişi tezahür. Günün sıradanlığından kaçıp karanlığa sığınan, sıcağa tahammül edemeyip soğuğu seven birini tasavvur ediniz işte ben oyum!

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.