KADIN: Cumhuriyetten Önce – Cumhuriyetten Sonra

Kadının yeri, tarihin her döneminde, her devletinde, her kabilesinde tartışma konusu olmuş; kadınları hep belli bir konumda şekillendiren kişiler, kurumlar, ideolojiler olmuştur. Aslında benden bir zaman/dönem isterseniz, sizlere “tarım devrimini” veririm. Bu zamandan öncesinde insan, doğada çırılçıplak, her şeyden yoksun olarak hayatta kalma mücadelesi veriyordu, tıpkı hayvanlar gibi. Bir belgesel izlediğinizde, aynı kare içinde hem dişi hem de erkek hayvanı görebilmeniz çok mümkün; erkek penguenler yumurtayı sıcak tutup yavrusuna bakarken, dişi penguen de yemek arayışı için okyanuslara, vahşi hayata açılır ki bu davranış onların yaratılışında vardır. Bunun gibi birçok örneği sizler de izlediğiniz için zaten biliyorsunuz.

Asıl konuya dönecek olursak, tarım devriminden önce insan yerleşik bir yaşamdan ziyade, “avcılık-toplayıcılık” yaşam biçimini benimsemişti. Yani dışarıdan onları izlemiş olsaydık hem dişi birey hem de erkek birey, geyiği beraber avlayıp yemek durumunda kalıyorlardı. Tarımla birlikte insanoğluna bir düzen geldi, ektikleri ve yemek yedikleri toprağı terk etmek mantıklı değildi. Bu düzen sayesinde eskisi gibi anakara üzerinde hareket etmiyor, belli bölgelere (nehir kenarları, tarıma elverişli araziler) yerleşim sağlıyorlardı. Bu yerleşim kadınların doğurganlık konforunu da sağladığını düşünmek hiç de mantıksız değil. Zannımca topraktan gelen mahsulle karınlarını doyurdukları için kadınlar çocuk edinmeyi, erkekler de ailesini korumayı üstlenmişti. Aslında “Tabiat Ana” yı keşfedince, kadının da “analık” duygusunu keşfetmesi (en azından tam anlamıyla, çünkü tarımdan önce doğurganlık yok diyemeyiz) eş zamanlı gerçekleşen bir olay.

Bu süreçten sonra nedense kadın doğuştan/yaratılıştan edindiği bir görevmiş gibi, evle ilgilenmesi, çocuğuna bakma sorumluluklarını almıştır. Ama öyle olmayacağını yukarıda işlediğimizi düşünüyorum. Kadın da dışarıdaki hayatla, dönem ne olursa olsun, mücadele edebilecek konumda dünyaya gelmiştir.

Cumhuriyetten önceki kadının yerine baktığımız zaman, Osmanlı Devleti toplumsal yapıda/düzenlemelerinde şer’i hukuku uygulayan bir devletti. Aslında sadece kadınlar değil genel bir toplum düzeni şer’i hukuk sistemi, İslami düşünce tarzı ile oluşmuş bir devletti. Kadın ise bu düzende, erkek ile eşit görülmemiş ve ikinci planda kalmıştı. Kısacası din temelli düzenlenen toplumsal yapıda kadının görünmezliği mevcuttu.

Kadınlar evin içine konumlandırılmış, hatta ev içi düzenleri, kendi kılık kıyafetleri devlet tarafından düzenlemelerle şekillendirilmişti. Yasaların ve geleneğin getireceği cezalardan kurtulmak için çarşaf giyme zorunluluğu getirilmişti. Belli günlerde ev dışına çıkmaları yasak hale geldiği bir dönem (ki bunlar fermanlarla oluşturulmuştu) bile yaşamışlardı. Hatta bu fermanlara uyulmaması durumunda, bağlanıp boğaza atılma cezası da belirtiliyordu.

Tabi bu durum Osmanlı Devleti’nin ömrünce devam etmemektedir. Avrupa’da yaşanan modernleşme ile süreç hızlanmış ve bu topraklara da değişim gelmeye başlamıştır. Batılılaşma düşüncesinin getirdiği zihin yapısında; cinsiyetler arası ilişkilere, yaşam alanlarının düzenlenmesine, kadınların toplumsal yapıdaki yerlerinde büyük değişiklikler bulunduruyordu. Avrupa’da alevlenen bu zihniyet, Osmanlı’ya Tanzimat ve Meşrutiyet paketleri içinde gelmişti.

1847’de kölelik ve cariyelik kaldırılıp 1857 yılında da veraset haklarında kız ve erkek çocukları eşit duruma getirilmiştir. 1842’de ebelik kursları (artık kadının eğitim hakkının verilmesi düşünülmüş), 1858’de kız rüştiyeleri, 1870’de de kız öğretmen okulları açılmıştır. Tanzimat’tan önce sadece Sıbyan Mekteplerinde sınırlı sayıda kadının eğitimi söz konusuyken bu değişimlerle birlikte devlet eliyle kadınlara eğitimin kapısı açılmıştır. Yalnız şöyle bir durum var ki, bu gelişmelerden sadece üst sınıfa ait ve büyük şehirlerde yaşayan ailelerin kızları yararlanmıştır. O döneme baktığımızda da bu sayı oldukça azdır.

I. Meşrutiyet’le birlikte kadınların eğitim olanakları, sosyal hayatta yer almaları, boşanma hakkının da kendilerine verildiği yeni düzenlemeler yapılmıştır.  Aslında bu gelişmeler devletin teokratik ve monarşik yapısında bir değişikliğe neden olmuyor. Hedef eğitim sonucunda aydın bir kadın kitlesi oluşturmaktı.

1869’dan önce devlet kararı ile kadının ekonomik hayata katılımını sağlamak için ilk, orta ve sanayi okulları açılmıştır. 1870’de İstanbul’da Kız Öğretmen Okulu açılmıştır. Uzaktan bakacak olursak Tanzimat ile kadının yolu açılmışken II. Meşrutiyet dönemine gelindiğinde belli bir kültür seviyesine ulaşan kadın, sosyal hayatın birçok yerinde bulunmaya başlamıştır.  Artık kadın özgürlüğüne öncelikle giyim kuşamında, ev içindeki ve dışındaki konumuna, kısacası yeni düzenlemelerle kavuşmuştu. Artık şehirlerde eşleriyle dışarıya çıkan, tiyatroya giden, baloya katılan, modayı takip eden, çeşitli davet ve organizasyonlarla birlikte kendini gösteren kadınlar vardı. Bu özgürlük, onu kısıtlayan zihniyete elbette ki kilit vuruyordu.

Cumhuriyetle Birlikte Kadın Kimliği

Cumhuriyet’in ilanı ile birlikte kadının eğitimdeki, sosyal hayattaki ve iş gücündeki önemi anlaşılmış, bu bilinçle gelen yeni kuşaklar ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu dönemde kadının bu rolleri artık tartışılmaya da başlanmıştır. Cumhuriyet’in getirdiği “ulusallaşma” gereği kadının yerini de sorgulamış ve “Milletleri, biyolojik, kültürel ve sembolik olarak yeniden üreten kadındır” sonucuna varılmıştır.

Ülkemize gelen modernleşmedeki önemli hedef kadının toplumdaki rolüdür. Kadınlar artık din ambargosunu yıkmakta, Osmanlı toplum yapısından ve algısından kurtulmaktaydı. Bu notada kadının özgürleşmesi ve hayatta belli roller üstlenmesi medeniyetleşmenin en önemli unsuru olmaktadır.

Kadının eğitime, işgücüne ve siyasete yani farklı biçimlerde tanımlanmış “kamusal” alanlara çekilmesi laik bir devletin özelliklerinde birisi olarak görülmelidir. Bu anlamda önce 3 Mart 1924 yılında Halifelik kaldırılmış; aynı gün Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu çıkartmış ve okulları devlet denetimine alınmış; 1925 yılında Tekke ve Zaviyeleri kapatılmıştır. Daha sonra da sosyal hayatı düzenlemede en etkili olan Türk Medeni Kanunu’nun 1926 yılında kabul edilmesiyle çok eşliliğe son verilmiş, kadın ve erkeğe eşit boşanma hakkı ve çocukların velayet hakkı tanınmıştır. Bu gelişmeleri 1930 yılında yerel seçimlerde 1934 yılında da genel seçimlerde oy kullanma hakkının kadınlara verilmesi izlemiştir. Bu gelişmelerle artık kadınlar eşit yurttaşlar olarak görülmeye başlanmıştır.

Artık ülkede geçit törenlerinde bayrak taşıyan şortlu, okul önlüklü, sportif faaliyetlere yer alan, kitleler önünde konuşabilen, teknolojiyi kullanabilen ve balo salonunda dans eden tuvaletli kadınları görmemiz pek mümkün hale geldi. Daha modern daha medeni bir manzara, eşit haklarla sağlanmış oldu.

Türk modernleşmesinin kadınlarının kamusal alanda olduğu gibi geleneksel alanda da Batılı bir anlayışla, yani aile içi ilişkilere önem verecek bir biçimde, rol oynamaları gerektiği düşüncesiyle kadınlar geleneksel rolleri yerine getirmeleri konusunda özendirilmişlerdir. Bu anlayış çerçevesinde kadını kamu alanına dâhil eden yeni rejim, onun çalışmak ve eşiyle birlikte ortak alanları paylaşmanın yanında asli görevinin “analık” olduğunu vurgulayarak özel alandaki rollerini de yerine getirmesini sağlamayı amaçlamıştır. Dönemin kadın dergilerinde ve gazetelerinde yayımlanan pek çok makale ve yazıda “çalışan kadın” imajının “ev kadını”, “aile kadını” ödevleriyle aykırı olacak şekillerde tecelli etmesinin istenmediği ve kadının ana ve eş olarak görevlerini yerine getirmesinin birincil öncelikte olduğu vurgulanmaktadır. Dergilerde yer alan yazılar genel olarak çocuk eğitimi, evlilik, ahlâk, ev idaresi, çocuk bakım ve sağlığı, moda gibi daha çok kadınların ilgi ve görev alanlarına giren öğretici, eğitici konulardan oluşmaktadır. Bu anlayışı Atatürk’ün yeni Türk kadınının nasıl olması gerektiğine dair şu sözlerinde görebiliriz;

“Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil, ahlakta ve fazilette ağır, vakarlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi Türk’ü zihniyeti ile, pazusu ile, azmi ile muhafaza ve müdafaaya kudretli nesiller yetiştirmektir”

“Kadının en kıymetli vazifesi analıktır. İlk terbiye verilen yerin ana kucağı olduğu düşünülürse, bu vazifenin önemi layıkıyla anlaşılır. Milletimiz kuvvetli bir millet olmaya azmetmiştir. Bugünün ihtiyaçlarından biri de kadınlarımızın her hususta yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolay, kadınlarımızda alim ve fen bilgini olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğrenim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar, sosyal hayata erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin yardımcısı olacaklardır”.

Anlaşılacağı üzere yaratılmak istenen Cumhuriyet kadını bilimsel, sosyal ve ekonomik alanda erkeğin yardımcısı, ortağı ve arkadaşı olan ama en önemli misyonu “annelik” olan kadındır. Kadının annelik misyonuna verilen önem, onun çocuk yetiştirmedeki önceliğinden kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet’in yeni çağdaş bir zihniyet dünyasıyla yetişmiş nesillere ihtiyacı vardır. Dolayısıyla kadınlar bilimi ve ahlakı en iyi şekilde öğrenmelidirler ki yetiştirecekleri çocuklarına bu değerleri en iyi şekilde öğretebilsinler.

Özete gelecek olursak; Cumhuriyet tarımdan önceki özgür kadını tekrar ortaya çıkartmış, çağın gereklilikleri olan bilim, sanat, kültür, eğitim, ekonomik, siyasi hayatta birçok kapı açmıştır. Bu kapılardan sonra da kadının hayatında geçtiği bu yolları eve döndüğünde evladına anlatıp onu Cumhuriyet genci olarak yetiştirmesini de istemiştir ki gelecek her zamankinden daha aydınlık olsun.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.