İLK ÇATLAK

Sinirli misin? Üzgün müsün? Yoksa kırgın mısın diye sordu affedilmeyi bekleyen, pişman bir tınıda. Fakat diğeri cevap bile vermedi. Pencereden sokağa bakmaya devam etti. Şuan bedenen ordaydı, endişeli gözlerle ona bakmakta olan öbürüyle uzun zamandır paylaştığı, birlikte yaşadığı evin mutfağındaydı lakin, ruhu, kafası, içi derin, çok derin, dört boyutlu bir boşluktaydı. Birden bu büyük boşluğun etkisiyle hiçbir şey hissedemediğini, düşünemediğini fark etti. Ve hemen panikledi. Ama bu hissizlik çok kısa sürdü, akabinde o sarsıcı kırgınlık tekrar gün yüzüne çıktı. Evet. Sorunun cevabı ortadaydı. Üzgün değildi, sinirli hiç değildi. O kırgındı. Bunu en derinlerinde hissediyordu. Susması, ötekini cevapsız bırakması aslında kırgınlığının açık bir göstergesiydi. Çünkü öteki de onu çok iyi tanıyordu. Ezbere biliyordu. Eğer üzgün olsaydı diğeriyle konuşur, ona özür dileme şansı verirdi. Sinirli olsa bağırırdı çağırırdı ama yine de bir şekilde iletişim kurmak isterdi. Bunları biliyordu çünkü bunları yaşayarak bu günlere gelmişlerdi. Artık tanıyordu, biliyordu. Fakat bu kırgınlık ilk defa başlarına geliyordu. Bu yüzden kendisi de ne yapacağını bilmiyordu. Karşısındakinin bu halini ilk defa görüyordu. Kahverengi gözleri dahil, tamamen susmuştu. Ortama çok manalı bir sükunet hakimdi. Kırgınlık. Kırılmak. Kalp gerçekten de kırılıyordu sanki. Öyle acıyor, öyle çaresiz hissettiriyordu ki… Kalp işte. Amacı yaşamakken sevmeye kalkıyordu. Sonrası malum işte. Sonra bir süre hiç çarpmıyordu. Çarpmıyordu çünkü kırık yerler tam birbirine otursun, iyileşsin, eski haline gelsin istiyordu. Tabi o atmayınca insan da bir süre yaşamıyordu. Belki de bir daha hiç yaşamıyordu.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.