in

İlah mı, Değil mi?

Türk Kültürünün Bir Parçası...

Türk Kültürünün Bir Parçası...

Ritüeller mantıklı ya da mantıksız oluşlarından ziyade işlevsellikleri açısından anlamlı ve gereklidirler. “Mantıklı” olarak görünmeyenleri “mantıksız” olarak değil “mantık dışı (mantık ölçeğine vurulamayan)” olarak değerlendirmek gerekir. İnsan unutan ve çoğu zaman odaklanmakta zorlanan bir varlık olup, ritüeller hatırlatıcı ve dikkat yönlendirici niteliktedir; en azından öyle olmaları gerekir.

Dünyanın mitoloji alanındaki önemli otoritelerinden Joseph Campbell ile gazeteci Bill Moyers’in diyaloglarından oluşan bir kitapta, pek çok kişinin “tüm o Yunan tanrıları ve zımbırtılarından oluşan mitolojiye neden gereksinim duyulur ki?” şeklindeki modern görüşe sahip olduğu belirtiliyor. Ardından da çoğumuzun, tüm o “zımbırtıların” arkeolojik bir alandaki kırık çömlek parçaları gibi iç inanç sistemimizin duvar çizgilerini çizdiğini ve biz yaşayan varlıklar olduğumuz için tüm bu “zımbırtıların” içindeki enerjinin ritüellerle harekete geçtiğini bilmediğimizi söylüyor. Buna örnek olarak da yargıçların duruşmalarda gri bir takım elbise değil de otoriter siyah cüppe giydiklerini veriyor. Kanunun, zorlamadan da öte bir otoriteye sahip olması için yargıcın gücünün ritüelleştirilmesi, mitolojikleştirilmesi gerektiğini belirtiyor. Filmlerde gördüğümüz, bugün de devam etmekte olan yargıçların lüle lüle peruklar takmasının da bu durumda yalnızca önyargısızlık ve tanınmama amacıyla değil; yüksek kürsüler ve uzun cüppeler ile birlikte otorite sağlamak amacıyla olduğu görülüyor.

Sineklerin Tanrısı adlı kitapta, yaşları 6-12 arasındaki bir grup erkek çocuk, bir uçak kazasının ardından ıssız bir adaya düşüyorlar. Hikâye pek çok sembolik karakter ve olaylardan oluşuyor. Çocuklar adadaki ilk günlerinde büyük güzel bir deniz kabuğu, bir şeytan minaresi buluyorlar. Bu deniz kabuğunu boru gibi çalarak kendilerine bir toplantı çağrı sistemi kuruyorlar. Şef boruyu çaldığında tüm çocuklar belli bir yerde toplanıyorlar. Toplantıda da hep bir ağızdan konuşmaları, bağrışmaları önlemek için “deniz kabuğunu eline almadan konuşmama” yasağı getiriyorlar. Deniz kabuğu sadece bir deniz kabuğu olmaktan çıkıyor ve büyük bir saygı ve özen görmeye başlıyor. Tek başına herhangi bir güce sahip olmayan sıradan, cansız bir doğal materyal, her biri birer bilince sahip olan bir canlı -insan- grubu tarafından kendisine bir güç ve enerji atfedildiği zaman gerçekten de -adeta kutsallaşarak- otorite objesi olup çıkıyor. Mantıklı ya da mantıksız değil, mantık dışı… Ama işlevsel.

Yine aynı kitapta, çocukların avladıkları ilk hayvanın başını bir kazığa geçirerek anıt gibi dikmeleri, bunu korkularının, kabuslarının bilinmeyen kaynağına ödül olarak sunmaları ve bu şekilde kendilerini güven altına aldıklarına inanmaları da mantıklı ya da mantıksız olmasının ötesinde “işlevsel”. İşe yarıyor, gerçekten güven veriyor.

Kitap bazı okullarda derslerde okutuluyor. Fakat bundan memnun olmayan bir kesim de var. Onlara göre kitap bir ateizm propagandası ve çocuklar ve gençler için uygun değil. Bu memnuniyetsizlik, Müslüman olarak nitelendirilen bir ülke toplumundan yükseldiği için konuya bir de İslam açısından bakmak istedim.

Hani klişe bir dilbilgisi örneği vardır; noktalama işaretlerinden “virgül”ü öğretmek için kullanılır:

“Oku, baban gibi eşek olma”

“Oku baban gibi, eşek olma”

Bu iki cümle arasındaki farkı anlayan, virgülün ne işe yaradığını da, anlamı nasıl bambaşka bir hâle getirebileceğini de anlamış olur.

Müslümanlara da “La ilahe illallah” akidesi “Allah’tan başka ilah yoktur” diye öğretilir. Bu durumda Allah bir “ilah” kabul edilir ve “tek” olduğu vurgulanır. Halbuki ilah kavramı, “yukarıda, ötede, insanın dışında ve insandan ayrı, yukarıdan gözetleyen, kendisi memnun edilirse ödül/kızdırılırsa ceza veren…” gibi bir anlamdadır. Yani Zeus ve benzerleri gibi bir varlık. Halbuki gerçek bir Müslüman bunu kastetmek istemez.

Akideyi virgüllü okursak: “La ilahe, illaAllah”. “İlah yoktur, yalnız ve ancak Allah vardır.” Yani Allah, “yukarıda, ötede, insanın dışında ve insandan ayrı, yukarıdan gözetleyen, kendisi memnun edilirse ödül/kızdırılırsa ceza veren…” değildir; O, daha başkadır.

Virgüllü versiyon imana daha uygun görünüyor.

Sineklerin Tanrısı’nda, kazığa dikilmiş hayvan başı, ilaha sunulmuş bir hediyeydi. İlah ise çocukların kabuslarına giren, ne olduğu bilinemeyen korkunç canavar idi. Kitabın yaptığı propaganda olsa olsa bir “La ilahe” propagandasıdır, yani “ilah yoktur” propagandası. “Yukarıda, ötede, insanın dışında ve insandan ayrı, yukarıdan gözetleyen, kendisi memnun edilirse ödül/kızdırılırsa ceza veren bir ilah, bir tanrı yoktur”u vurgulayan… Gerçek bir Müslümanın söylediğinden (söylemesi gerekenden) çok da farklı değil aslında.

Ateistlere gelince… Onlar da “la ilahe” diyorlar. Tıpkı Sineklerin Tanrısı kitabının mesajı gibi… Tıpkı iman sahibi bir Müslümanın da reddedemeyeceği gibi: “O” bir Zeus, bir falanca Tanrı değil. Çünkü insanın dışında değil. Çünkü tek derdi kendisinin memnun edilip edilmediği değil. Ateistler belki virgülden sonrasını, “illaAllah”ı demiyorlar, o ayrı, ama kitap da zaten o konuda pek net, keskin bir şey söylemiyor. Hatta kahramanlardan birinin Hz. İsa’yı sembolize ediyor olması söz konusu.

Bu durumda Sineklerin Tanrısı’nın yazarı, ateistler ve ateizm propagandası yapıyor diye kitaba kızan Müslümanlar, ortak bir noktada buluşabilecek durumdalar: “Gökyüzünde, uzayda, orada, burada, bir yerlerde –ama insanın gönlünde değil– oturan, Zeus misali kızan, öfkelenen, memnun edilmeyi bekleyen, ceza kesen, korkutan… bir ‘ilah’ yok. Yazarın, ateistlerin ve ateizm propagandası yapıyor diye kitaba kızan Müslümanların karmaşaya düştüğü nokta ise -görünen o ki- yalnızca “terminoloji”.

okur

Yazar: Özgür'ce

Blog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir yorum

Yorum Yazın
  1. Geçtiğimiz hafta benim de okuyup bitirdiğim bir kitaptı. Betimlemelerden oldukça sıkılsam da (çünkü zihnimde canlandırmaya çalışmaktan olaya konsantre olamıyordum) 100.sayfadan sonra olayların artması kitabın ana fikrini anlamamda daha çok yardımcı oldu.Çocuklar yarının büyükleridir mantığından yola çıkarsak aslında “canavar” diye tabir ettikleri ve korktukları şey “insan”dan başka birşey değildi ne yazıkki.Ve bir kez daha anladım ki “insan” bu evrendeki en zararlı canlıydı..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.