Hayat, algın ile sınırlı

İnsanları yoran şeyin gri renkte olmalarıdır diye düşünüyorum. Siyah ve beyaz varken gri olmaları. Ne istediklerini, neden yaptıklarını bilmeden hareket ettikleri için yaptıklarından zevk almazlar ve nankörlük etmeye fazlasıyla yatkındırlar. Herkes evinin önündeki çöpleri temizlese tüm dünya temiz olur değil mi ? Herkes oturup düşünse ne istediğini, bu kadar zor olmaz diye düşünüyorum.   

 Neden bu kadar zorlaştırmak zorundaymışsınız gibi davranıyorsunuz ? Neden bunca adilsizliğe rağmen adil olmaktan çekiniyorsunuz ? Kendinizin hoşuna gitmediği davranışları bir başkalarına neden yapıyorsunuz ? İnat uğruna mı ? İntikam uğruna mı ?
Neden tüm herkesin sadece kendi ekseninizde olmasını istiyorsunuz ? Bu doyumsuzluğunuz neden ? Kalp onarmayı neden bilmiyorsunuz ? Hoş, güzel konuşmamakta neden ısrarcısınız bu kadar ? Ne istediğini bilmeden neden birilerinin umudu oluyorsunuz ? Kendi çıkarlarınız için neden kalp kırıyorsunuz ? Bunları neden yapıyorsunuz ? Bu kadar mı acizleştiniz, bu kadar mı kendinizden nefret ediyorsunuz ?

 Anlam veremiyorum, gerçekten anlam veremiyorum. Hâlâ yalancı olmamak mümkün, iyilikle gülümseyebilen insanlar var hâlâ, hâlâ insanlığından ödün vermemek için uğraşanlar var. Tabi bunların yanı sıra kötü kalpli olanlarında olmaları gerekli değil mi ?  Zira böyle olması gerekiyorsa, adil savaşmıyoruz. Çok kalabalıksınız ve ben hangi birinizle baş edeceğimi bilemiyorum.

En çokta anlam verememekle baş edemiyorum. Bu kadar anlamsızlık, bu kadar saçmalık ve boşluk bizi kim olduğumuzdan uzaklaştırıyor. Kendin olmaya çalışırken, gördüklerinin, hissettiklerinin karşısında mantığın tokatlıyor seni. Etrafına bir bak, herkes senin gibi yalnız burada ama bu kimsenin umrunda değilken neden senin bu kadar umrunda ? Neden bu kadar önemsiyorsun olanları ? Neden bu kadar her şeyin farkında olduğuna rağmen vicdanlı davranıyorsun ? diyerek fısıldıyor beyninin en uç damalarlarına hükmünü ilan edercesine. Git başımdan, yalvarırım bırak artık bu zihnimi, beni benimle bırak, sorularını duymak bile istemiyorum diyerek kaçmaktan başka çaren kalmıyor mantığından. Cevabını bulamadığın her soru karşısında, kaçmanın en iyi plan olduğu düşüncesine kapılıyor hisler.

Ama işte o mantık ve his karmaşası.. sanki mantığın azılı düşmanın, hislerin ise en iyi dostun. Ama bilirsiniz ki; dost, canı daha çok yakandır. En hassas noktalarını bilen, nelere üzüleceğini bildiği halde buna mâl olandır. Düşman ise; gözlerini daha iyi açmana, ayakta olmaktan başka çarenin olmadığına, yaşanabilecek bütün kötü olayları en az safhaya indirmen için hep tetikte beklemen gerektiğini sana gösterendir. Güçlü kalmaktan ve hep tetikte olmaktan yorulduğumuz için pek sevmeyiz mantığımızı. Çünkü hep bizi ayağa kaldıran o’dur aslında. Hissettiğim şeylerin peşinden gideceğim artık, mantığıma yer vermeyeceğim dediğin andan bir süre sonra ağlayarak dönersin mantığının yanına. Ahıtlar başlar sonra; nasıl kandım, nasıl inandım ona ? Nasıl bu kadar aptal olabildim, nasıl kendime bu derece saygısızlık yapabildim ? 

Mantık ve his dengesini kurmamız gerekiyor hayatımız boyunca. Ne mantık olmadan ilerler bu yaşam, ne de hissiz. Zaten hislerin güzelliğine inanan her birey,  mantıklı davranıyor demektir.  Hayat, algın ile sınırlı.

 
Algı.

Hissiyat. 

Düşünce. 

Mantık. 

Buraya sadece yazmak ile kalmayacak, yaşanacak derecede önemli kavramlar işte. 

okur

Yazar: Arzu Tüfek

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.