Gece Sohbeti

Selam. Yine ben geldim. Bu ani girişin ardından başlayalım o zaman yazmaya. Samimi olursam içimi dökmek için yazıyorum. Okuyup, rastladığım bir kaç kişinin de yazılarında benim gibi içlerini dökmek için yazdıklarını gördüm. Bence asıl güzel olan da bu. Birine, bir şeye kendini beğendirmek zorunda kalmadan, yalın şekilde bir şeyler yazmak. Düşünmeden, kurmaca yapmadan dümdüz bir şeyler yazıp, kendine iyi gelebilmek… 

Bugün her zamanki gibi sıradan geçti. Malum herkes akşamları evinde, bir de bunun sıkıntısı var üstümüzde. Yetmezmiş gibi haftasonlarımız da elimizden gitti, derken iyice bunaldık. Umarım aranızda var olan tek deli ben değilim. Bendeki ruhsal ve fiziksel durumlar pek iyi değil şu sıralar. Ya çok düşünmekten ya da çok düşünmekten kafayı yiyecek duruma geldim. Neyseki serumum müzik, bir o sakinleştiriyor. Günlük iğnelerimi de kitaplardan alıyorum. Yaşıyoruz yani bir şekilde, şükür. Gün içinde yaşıyoruz yaşamasına da, geceler kaçınılmaz oldu ama. 00 dan sonra bende gerçekten iyice kayışlar kopmaya başladı. Bir daralma, bir ağlama isteği, alıp birilerini karşıma sabaha kadar anlatma isteği, en fazla da birinin omzunda öylece durup susma isteği geliyor. Düşünüyorum da, o kadar konuşmak isteyip, anlatmak için çırpınırken aslında hiçbir şey de istemeyip öylece birine sarılmak istiyormuşum. İnsanoğlu gerçekten de nankör. İstediği şeyleri yanında durunca istemiyor, yanından gidince hemen istemeye devam ediyor…

Şu sıralar keman sesine sarmış bulunmaktayım. Her gece bir doz keman sesi dinlemeden edemiyorum. İçimdeki var olan düşünceleri dans ettiriyor sanki. Ben susuyorum onlar konuşuyor içimde, onlar müziğin ahengine kapılıyor. Bu sefer daha duygusal oluyorum. Ama neden ağlayamadığımı hâlâ çözemiyorum. Ağlamak için gereken tüm duygusallıklar bulunsa dahi, ben yine de ağlayamıyorum. Ne zaman ağlarım, nerede ağlarım bilmiyorum. Bir keresinde bir kaç ay hiç ağlayamayıp, daha sonra sokakta yürürken, bir anda oturup dakikalarca ağlamıştım. Normalde utangaç ve çekingen biriyimdir ve asla birinin yanında ağlayamam. O gün doluluğun verdiği çaresizlikle orada ağlayabilmiştim. Lütfen ağlamaktan çekinmeyin olur mu? Çünkü sonunda benim gibi bu duruma alışıp, iyice kafayı yiyecek duruma gelebilirsiniz. Hem de kendi içine atıp her şeyi anlatamayan biriyseniz. Bırakın aksın duygularınız. Gözyaşlarıyla her şey akıp gidecek yavaş yavaş. ” Ya bu civciv hem ağlayamadığını söylüyor, hem de işi biliyormuş gibi konuşuyor” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, biliyorum. Hem de çok iyi biliyorum. Eğer hiç bilmemiş olsaydım, şu an size yazıyor olur muydum? Bir onu bilmiyorum işte… 

O zaman gelin hiç derdiniz yokmuş gibi beni dinleyin biraz. Gerçekten dinlenilmeye çok ihtiyacım var. Bilirsiniz herkese de her şey söylenmiyor, binlerce sahtekar var. Hele o en korktuğunuz yerinizden haz alan, size bile bile en korktuğunuz şeyleri yaşatan duygusuzlar varken, söylenir mi hiç?… Güvenilir mi insanlara? En iyisi, bizim gibi duygusal insanların var olduğu bu güzel yerde içimi açmak diye düşünüyorum. Başlayalım o zaman bir yerden…

7 yaşındaydım. Semt değiştirmek zorunda kalmıştık. Daha sonra İzmir’in Şirinyer ilçesinde oturmaya karar verdik. Dedemlerin eski oturduğumuz yerde müstakil ve iki katlı evi vardı. 7 yaşına kadar orada büyüdüm. Bahçesinde erik ağaçları, üzüm asmaları ve daha aklıma gelmeyecek çeşitte bir sürü çiçekler vardı. Kocaman bir bahçenin içinde tüm gün oyun oynardım. O zamanlar annem çalışırdı, ben de orada kalırdım. Neyse daha sonra taşındık falan derken, ben o bahçeli evi çok özlemeye başladım. Dedemler hâlâ orada oturduğu için arada yine giderdim. Sonra onlarda bizim oturduğumuz semte taşındılar. Benim bahçeli evim de, özgürlüğümde o gün gitti sanki. Binaların arasında oturup kaldım. Kafamı nereye çevirsem her yerde bina. Her yerde bir sürü insan, ben alışık değildim o kadar kalabalığa. Tüm günümü bahçede geçirdiğim için, okuldan sonra sadece bahçede oynayarak geçirirdim günümü. Uzun lafın kısası, ben Şirinyer’de küçük çaplı bir bunalıma girdim. Oturduğumuz ev de güneş görmeyen bir evdi. Kafamı çevirdiğimde uçurtmamı görmeye alışık olan ben, artık uçan kuşları bile zor görüyordum. Ev tamamen başka evlerin arasında kalan sıkıcı bir konumdaydı. 

Saha sonra yaz geldi, çocuklar mahallede oyun oynamaya başladı. Bir süre onları aşağıda tek başına oturup, ip atlayıp izlerdim. Bir gün biri yanaştı yanıma. Ve sonra dedi ki:

– Tanışalım mı? Ben Burak, 11 yaşındayım. Senin adın ne? 

+ Beni rahat bırakır mısın? Ben kimseyle tanışmak istemiyorum!

Sonra gitti yanımdan doğal olarak. Baktım başka türlü geçmiyor zaman, bu sefer ben oradaki çocukların yanına gittim oyun oynamak için. Derken arkadaş olduk hepsiyle. Oturduğumuz mahallede yaz olduğu için çoğu çocuk kendi yazlıklarına gitmek zorunda kaldı. Neredeyse 7-8 çocukken sayımız 3 e indi. Ben, Burak ve Elif. Daha sonra Elif’de dedesi hasta olduğu için şehir dışına gitmek zorunda kaldı ailesiyle. Kaldık Burak ve ben. Her gün birlikte oyun oynamaya çıkardık. Kendi kendimize yettiğimiz için arada o benimle ip atlar, arada ben onunla top oynardım. Bir gün birimizin isteği, diğer gün birimizin isteği olurdu. Birbirimize çok alışmıştık. Çok iyi bir arkadaş olmuştuk. Benim ailevi problemlerim olurdu çoğu zaman, evdeki olaylardan sıkılıp hemen aşağı inerdim, onu da çağırırdım. Akşama kadar birlikte bir sürü şey yapardık. Bir keresinde benim için dut ağacına çıkıp dut toplamıştı. Sonra aşağıya inerken de düşmüştü. Dizleri kanamıştı. Yine de benim üzgün olduğumu bildiği için yanımda duracağını ve dizlerinin sadece biraz acıyıp geçebileceğini söylemişti. Sonra içten içe daha çocuk olsamda ona karşı çok tatlı duygular besledim. Çünkü gözleri çok güzeldi, her gün gözlerini seyredebilmek için bile yanında olmak istiyordum. Masumca şeyler işte, derken bir gün ona hislerimi söylemek istedim. Çünkü içim kıpır kıpırdı. Daha da içimde tutmak istemiyordum nedense. Bir gün birlikte bisiklet sürüp sohbet ederken söylemek istedim ama korktum ya bana küserse diye, tek arkadaşım oydu benim. Yapayalnız kalmaktan çok korktum. Onun doğum günü yaklaştığı için belki doğum gününde söylerim diye bekledim. Ona hediye alacaktım, hem de en çok sevdiği şeylerden biri olan Fenerbahçe şapkasından… Bir gün yine mahalleye çıkma günüydü, bu sefer yine o kalalablık vardı. Bir sürü çocuk dönmüştü yazlığından, okullar açılmıştı. Yine de havalar güzel oldukça aşağıya iner oynardık. 

O gün içimde çok kötü bir hisle uyandım. Aşağıya indim, Burak bana sınıftan arkadaşlarıyla başka mahallede bisiklet süreceğini, benimle daha sonra oynayacağını söyledi. Ben de üzüldüm çünkü beni hiç yalnız bırakmazdı. Hep, birlikte oyun oynardık. Benim ona küsmemem için gelirken bana çok merak ettiğimiz ama bir türlü yiyemediğimiz mavi pamuk şekerlerden alacağını söyledi. Ben de beklemek zorunda kaldım. Aşağıda diğer çocuklarla biraz oyun oynadım, derken bize doğru bisikletle hızlı hızlı yanımıza gelen çocukları fark ettim. Hepsi ağlıyordu, ne olduğunu sorduğumuzda aldığımız o cevap… “Burak’a araba çarptı, çok kötü başı kanıyor”… Sonra hep birlikte caddenin oraya gittik… Normalde mahalleden dışarı çıkamayan ben, hem olayın verdiği şokla hem de nasıl bir travma yaşayacağımı bilmeden ilerliyordum. Onu yerde o şekil görünce beynimden kaynar sular döküldü. Annesinin çığlıkları, anneannesinin feryatları, diğer arkadaşlarımın ağlayış sesleri, benimse sadece donup kalmam. Bisikletle gelirken araba çarpmış… Bir yerde bisiklet, bir yerde kanlar içinde yatan o, bir yerde iki mavi pamuk şeker… Daha o gün beyin kanamasından vefat ettiğini duyduk… O günden sonra artık buraya sığmayacak, zaten içime de sığmayan bir sürü şey yaşadım. Başka bir bloğa eklerim artık. 

İşte böyle… Kimseye hiç bu kadar uzun uzun anlatamadım, çünkü dilimin dönmediğini elim ve hislerim sayesinde paylaşabildim…. Geriye kalan sadece bir boşluk oldu içimde. Doğum gününde ona, ondan hoşlandığımı söyleyecektim ve hediyesini verecektim. O güzel gözleriyle bana bakıp belki de ilk kez beni yanağımdan öpecekti. Birlikte daha bir sürü oyunlar oynayacaktık. Büyüyünce birlikte deniz kenarında balık tutmaya gidecektik. O büyüdüğü zaman motoruyla beni gezdirecekti. Ve en güzeli, aldığı o gökyüzü kadar mavi olan pamuk şekerleri birlikte yiyecektik. O bir melekken melek oldu ve gökyüzüne uçtu. Çocukluğumun en güzel hatırası, en iyi oyun arkadaşım, çocukluk aşkım… Uzun süredir rüyalarıma girmiyorsun, gel biraz sohbet edelim. Hiç olmadı bana o güzel gözlerinle ve çocuk halinle bak. Şimdi yaşasaydın yirmi yedi yaşında ve eminim ki çok yakışıklı bir adam olacaktın. Huzurla uyu… Belki sana o şapkayı veremedim ama şimdi toprağına güzel çiçekler ekiyorum…

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.