Bu Gül Sana

Nasılsın Leyla? Uzun zaman geçti aradan güzel yüzünü görmeyeli. Yaşlanmışsın, ak düşmüş kara saçlarına. Şimdi sırtın bana dönük, zaten hep orada öylece oturuyormuşsun ama güzel yüzüne çizgiler dolmuştur şimdi. Ben de sanki aynı kalmış gibi söyleniyorum kendi kendime. Kilo aldım, saçlarım da döküldü üstelik. Gençken olduğu kadar gür değiller şimdi. Hatırlıyor musun, sen kitaplarını okumak için o çerçevesi telden gözlüğünü takınca dalga geçerdim seninle nine diye. Şimdi ben de doğru düzgün göremiyorum önümü, hatta inanır mısın bilmem bir gazete açıp okuyacak olsam harfler birbirine giriyor, göremiyorum. Geçenlerde bir gözlük bile aldım bunun için. Sadece bastonum eksik elimde, belimde bükülse iyice yaşlı ihtiyarlara döneceğim. Ziyanı yok, belim bükülse de olur doğrulurum bir şekilde. Bedenimi ayakta tutan ruh bükülmesin yeter. O bükülürse bedenimi doğrultsam da fayda etmez çünkü. Hem ben de aynı kalacağımı sanıyordum her halde. Dün doğan çocuklar büyüdü, ben mi aynı kalacaktım. Boş laf bu benimki de. 

Hep derdin ya, “Yıllar acımasız davranıyor insana, iyi yaşamalı hayatı.” diye, o zamanlar bir kulağımdan girip diğerinden çıkardı bu söylediklerin. Doğrusu sen öyle uzaklara bakıp havaya acı kokutan hüznünle sanki hayatın mektebini bitirmiş gibi bilmiş bilmiş konuştuğun vakitler hiç dinlemezdim de seni. Çünkü yaşamın karanlığına rağmen gözlerinde parıldayan umut yıldızlarını daha çok severdim, o vakitlerde en karanlık havayı bile ışıldatacakmış gibi bakardın. Ama yine de annesiz babasız büyümenin getirisi olan hüznün, gülüşündeki en rahat yeri seçer, yanaklarındaki gamzelere kurulurdu yayılarak.

Hatırlıyor musun, Filiz diye bir kız vardı üniversitede, kıvır kıvır saçları vardı hani, sonra bir de bizim çocuklardan Ali vardı, sarışın olan. Geçtiğimiz sene bir restoranda karşılaştım onlarla, hala görüşüyorlarmış. İkisi de evlenmiş, çocukları bile olmuş. Sen de evlenmişsin, ne güzel. Oda numaranı kızın söyledi hatta az evvel. Ne çok benziyor sana güzelliği, gençliğine benziyor tıpkı. Ben bir yuva kuramadım, bir dala tutunamadım senden sonra. Tutunacak olsam ardımdan esen yel alaşağı etti hep. Ne kadar çabalarsam o kadar sert çakıldım taşların üzerine. Acıyınca uğraşmadım fazla tutunmaya, kalmadı içimde ne bir arzu ne de kendimden başka birine yetecek sevgi. Belki kendime bile, bilmiyorum. Hem hatırlıyor musun…

Hatırlamıyorsun öyle değil mi? Kızın söylemişti biraz önce. Hastaymışsın, hatırlamıyormuşsun kimseyi. Kendini bile. Adım da kalmamıştır aklında sanıyorum. Ama ben hatırlıyorum, en çok seni hatırlıyorum. Senin hatırlamadıklarını bile… Bir zamanlar söz verdirmiştin bana, seni unutmayacağıma dair. Hiç unutmadım. Unutup da o güzel günlere, belki en çok da sana ihanet etmek istemedim.

Yerini nasıl buldum inan ben de hatırlamıyorum. Seni bulacak olmanın tatlı coşkusu sarmıştı en son içimi. Sonra yol kenarındaki çiçekçi kadından sevdiğin beyaz güllerden bir tane alıp yola koyulmuştum, o kadar. İnan nasıl geldim buralara kadar bilmiyorum.

Değişmişsin sen. Zamanın elleri değmiş tüm benliğine. Tıpkı saçların gibi hatıralarını da beyazlaştırıp güçsüzleştirmiş yavaş yavaş. Bir saç telin dökülmüş rastgelen yere, bir de hatıraların. Dediğin gibi yılların acımasızlığı olsa gerek bu da… Belki tüm göğü içindekilerle beraber kucaklayıp önüne sersem anımsardın yıldızları sayıp, bulutlardan şekil uydurduğumuz o güzel günleri. Hatırlar mıydın Leyla sahiden?

Neyse ne artık. Hatırladıkların varsa eğer hala, kalan ömrünü onlarla mutlu yaşa. Ve dedim ya beyaz bir gül aldım yol üstündeki çiçekçi kadından. Al, bu gül sana.

yazar

Yazar: emekli

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.