Bizi Unutun

Sonbaharın gelişiyle yorganını üzerine erkenden çeken bulutlar çoktan uykuya dalmış, gök iyice karararak şehrin üzerine kadar sürümüştü bu yıldızlı yorganın ucunu. Ay ise kendi köşesinde parıldıyordu bir başına. Işığı şehrin karanlığını aydınlatmaya yetmediğinden, henüz uyumaya niyeti olmayan insanlar da Ay’ın bu yetersizliğini fırsat bilip sokak lambalarını açmış, hayatların kaldığı yerden devam ettirmekteydiler. Hafif hafif yağmurun çiselemeye başladığı bu saatlerde eski şen şakraklığına tezat artık tenha bir hal alan sokaktaki ahşap evin camından içeri süzülen sarı ışık, içeridekilerin yüzünü aydınlatıyordu fersizce. İçeride ikisi kız ikisi erkek dört kişi oturuyor, her ne kadar birbirlerine mesafeli durmaya çabalasalar da bakışları sabit bir noktada kesişiyordu. Sonunda buraya onları toplayan kendisi olsa bile aralarında bulunmaktan en hoşnutsuz olanı Güneş, yeşil gözlerini kaldırıp eskiden sevdiği bu insanların her birini katı bir nefretle süzdü. İçinde onlara karşı olan nefreti azdan çoğa sıralayacak olsaydı gençken aşık olduğu, uzun siyah saçları ve iri ela gözlerine bakmaktan kendini alıkoyamadığı Meriç’i en son sıraya koyabilir, Ahu ve Ömer’ e ise geçmiş ve de gelecek günlerinin tüm nefretini kusabilirdi. Zira o ikisi yüzünden ömrünün en güzel yılları mahvolmakla kalmamış geleceği de geçmişinin kara lekesine bulanmıştı iyice. Eskinin de eskisinde, henüz her biri küçük çocuklarken hep dost kalacaklarını söyleyip büyüdüklerinde de görüşeceklerine dair birbirinden güzel hayaller kurarlardı. Ama sonra o hayalden evin duvarına Ahu ve Ömer, olan en güçlü tekmelerini savurunca her şey Güneş’in başına yıkılmıştı büyük bir şiddetle. Hapse düşmüştü onlar yüzünden genç yaşında, ötesi var mıydı ki bu işin? Onun için olmadığından son kez onlarla yüzleşme kararı almış ve hepsini bu eve toplamıştı yeniden. Son bir kez yitip giden yıllarının hesabını sorup gidecekti hayatlarından sessizce.

“Neden?” diye sorduğunda odadaki gözler ona döndü. “Neden yaptınız bunu?” diye sordu titreyen sesiyle. Konuşmadı hiçbiri. Ömer ve Ahu’ya konuşmaları için uzun uzun baksa bile bir cevap almadığından sözü yine kendisi aldı. “Ömer söylesene, konuşsana Ahu! Neden reva gördünüz bana bu hayatı? O adamın ölümüne siz sebep olmuştunuz.” Ahu her zamanki durgunluğu ve soğukluğu ile konuştu bu kez, “Çünkü aramızdaki en güçsüz, en kimsesiz olan sendin. Seni kurtaracak, daha doğrusu sana inanacak hiç kimse yoktu. Annen bile inanmadı ki sana. Sen hapse girince benim öyle bir oğlum yok bile dedi.” Güneş bunları bilse de bir başkasının ağzından duyunca, kulağına gelen her kelime ucu sivri birer iğneye dönüşmüş kalbine batmıştı büyük bir şiddetle, canı çok acımıştı. Ahu devam etti bu acımasız sözlere, “Günah keçisi sen seçildin yani.” dedi hiç utanmadan. “Beni de kurtarabilirdiniz, ikinizde babalarınıza anlatabilirdiniz, yapmadığımı neden anlatmadınız?” “Çocuktuk.” dedi yine Ahu eski yırtık kanepeye oturup, “Korktuk ve suçu sana attık. Daha doğrusu ben öyle yaptım. Ömer çok uğraştı, çok didindi seni kurtarmak için. Bu yüzden babasından yediği dayağın esamesi okunmaz. Burada birini suçlayacaksan beni suçla.” Ahu aklına gelen düşünceyle alaycı bir tonda güldü bu defa ve devam etti, “Bilirsin, ben Yaşar Atılgan’ın kızıyım, o büyüttü beni işte o yüzden suçu sana atarken zerre pişman olmadım. Ama Ömer’i kesinlikle suçlama bu konuda. O şu yaşında bile seni bulmaya, kurtarmaya uğraşıyordu.”  Bu sözlerine karşılık yanıt verecek mecali kendinde bulamayınca Ömer’e baktı Ahu’nun sözlerini doğrulaması için. Ne yaparsa yapsın Ömer’in şu mahzun bakışlarına hiç kıyamıyordu. Ömer ağladığı için akan burnunu çekip gözlerini sildi ve derin bir nefes aldı. “Özür dilerim Güneş.” dedi olan her şeyin pişmanlığını senelerdir olduğu gibi en derininde hissedip. “Yemin ederim seni kurtarmak için çok uğraştım. Dinlemedi ki babam beni hiç. Affet ne olur. Seni, sizi çok özledim. Eski günlerimizi çok özledim.” “Eskisi gibi olmayacak hiçbir şey. Beni unutun, bizi de.” Kalktı Güneş sırtını verip oturduğu duvarın köşesinden. O kapıya hareketlenince Ömer de ona doğru atılsa bile Meriç ve Ahu  kıpırdamamıştı yerinden, Ömer kadar önemsemiyorlardı onu ve geçmişte yaşananları. 

Arkadaşının onu durdurmasını bekliyormuş gibi kolu bir el tarafından kavranınca döndü ve arkasındaki Ömer’e baktı. İçinde ondan izin almadan uyanan sarılma dürtüsüne karşı koyamadan son bir kez sarıldı onu özleyen eski dostuna. Çoktan affetmişti belki de onu, o an irdelemek istemedi.  Öteki de bir kez daha akmak için direnen göz yaşlarına karşı koymaya çalışıyordu şimdi. 

Ömer’ in hayatı, ailesi ya da tanıdıkları bir kitapsa Ömer o kitabın ön sözüydü. Merak edip okuyan olmamıştı şimdiye kadar pek fazla. İki abisi de atlamadan okunan o merak uyandırıcı kısımken Ömer’ in ön söz olarak kalmasında babasının payı da büyüktü. Ona hep abileri gibi olmasını öğütlemiş, abilerinin yaptıklarını göze girmek için resmen taklit edince de babasından, “Aynısını abilerin her zaman yapıyor zaten, kendin olmayı dene.” tepkisini çok sık almıştı. Hemen her zaman başkalarına yaranmak için yine başkalarını örnek aldığından kendisi olmak ne demekti, doğruyu ve yanlışı ayırt edebilen genç bir birey olarak hala bilemiyordu. Onun kendiliği de ancak bir kitabın ön sözü kadardı işte. Doğum tarihi, akademik bilgisi biliniyor bunlar da okuyana çok fazla hitap etmiyordu. İşte bu yüzden Ahu ve Güneş’ i koşulsuz sevmişti. Onların yanında bir ön söz gibi değil de olayların çözülmeye başladığı o heyecanlı bölümün kahramanı gibi hissederdi hep. Yani en azından nasıl biri olması gerektiğini bilmese de ailesinin yanındakinden çok farklı ve doğal davrandığı yer ikisinin yanı olmuştu. Şimdi onları yeniden bir arada görünce sıkı sıkı sarılıp bırakmak istememesi en çok bu yüzdendi. İkisini de şu dünyadaki her şeyden çok özlemişti ama onlar için aynısının geçerli olduğu söylenemezdi, gözlerindeki parıltı çocukken olduğundan çokça uzak ve kin doluydu. Bu kadar kötü duygu az evvel konuşulanların da etkisiyle zaten duygusal açıdan hassas olan Ömer’ i haliyle kahretmişti, hatta o an ağlayacaktı da Güneş bir anlık boşluğuna gelip ona sarılınca bundan vazgeçmişti. Son bir kez sıkı sıkı sarıldı dostuna ve yine son bir kez geçmiş günlerini anıp hasretle gülümsedi.

Sokağın fersiz aydınlığında ışıkları yanmayan evin kapısı açıldı ve genç adam hızını arttıran yağmura aldırmadan yürüdü aynı yollara bir kez daha adım atmamak üzere.

*****

Keyifli günler dilerim, esen kalın.

yazar

Yazar: emekli

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.