BİZ GELDİK, GİDİYORUZ

Eskiden büyüklerimizden duyardık bu sözleri. “Biz bu dünyaya geldik, gidiyoruz. Bizden sonrakilerin hali nice olacak?” derlerdi.  Bizim gitmemize belki daha vakit var ama bazı konularda ben bile bu sözü söyler oluyorum.  Yeni doğmuş ve doğacak nesle göre bakarsak biz de geldik de gidiyoruz. Bakalım onlar neler görecekler yarınlarda?

Sizde eski günleri arayanlardan mısınız? Eskilerin sıcaklığını, samimiyetini, yalınlığını, aza sahipken çok zengin gibi mutlu olunan zamanlara hasret misiniz? Her model değiştiğinde son eklenen özellikleri ile yenisini alma yarışına girdiğimiz televizyonlar, cep telefonları, bilgisayarlar ve bilumum teknik alet hayatımızda yokken onca yok olana ve az biraz radyo, yiyecek sahibi olmaya karşın daha çok huzur, daha çok mutluluk, neşe, samimiyet, dostluk ve sohbetler varken daha zengin değil miymişiz?  Belki bizlerin yaşları sadece radyonun olduğu, tekstilin gelişmediği ve giysilerin elle dikildiği döneme rastlamıyordur ama büyüklerimizden dinlediğimiz o günler bize şimdi masal gibi samimi, sıcak ve hoş gelmiyor mu?

Oysa o zamanlarda sanal dünya ve sanal arkadaşlarımız yokmuş. Kaloriferli odalarda her aile ferdi kendi aleminde suskun yaşamaz, bir soba ya da mangal etrafında oturularak konular, dertler, olaylar, sorunlar paylaşılırmış.  Birlikte gülmeyi, ağlamayı, hüzünlenmeyi, paylaşmayı bilenlerin zamanıymış o yıllar.

Şimdi paylaştıklarımız ne? Sanal alemde birkaç oyun, video, resim, müzik vs.

Başka? Fotoğraflar.

Başka? Alışveriş siteleri, dizi ve müzik kanalları.

Eskiden olduğu gibi kitap paylaşılıyor mu? Bir fincan kahve ya da tuz istenebiliyor mu komşudan? Peki,  birlikte geçirilecek zamanlar paylaşılıyor mu? En son ne zaman kalabalık içinde teknik aletler olmaksızın, sohbet paylaştınız?

Kimlere güvenir, sever, hayatınızı, canınızı emanet edersiniz? Bu devirde sanal olan insanların yapay davranışların hangisine güvenip de can teslim edilir? Kimi nasıl, ne kadar tanıyabiliyorsunuz?  Tanıdığınızı sandığınız kişileri tanıyanları da tanıyabiliyor musunuz? Tanıyamadıklarınız değil mi sonradan canınızı yakan, sizi hayata küstüren?

Ele dolu dolu gelen bebeklerimiz, arabalarımız, plastik çay takımı oyuncaklarımız, plastik tamir malzemelerimiz oyuncaklarımız varken daha mutlu değil miydik şimdi ekranların karşısında dokunmadan,  ellemeden, koklamadan, canı yanmadan, yaratıcılıktan uzak, şiddet içeren, hayatın çirkinliklerine gözleri daha küçük yaştayken açtıran görüntülü oyuncakları izleyen çocuklardan. Biz mi mutluyduk onlar mı mutlu sizce? Kim şanslı? Bizim zamanımızda da bir şeyler görülen, hissedilen, izlenen, tanınabilen, daha doyurucu, daha inandırıcı, daha gerçek oyuncaklar, insanlar, olaylar değiller miydi?

Şimdi iki yaşındaki çocuk bile çıngırakla, plastik oyuncaklarla, bebeklerle, masal kitaplarıyla oyalanmıyor. Hemen cep telefonlarına atıyorlar ellerini.  Ekranlarda izliyorlar dünyayı. Ama ne kadarı gerçek? Olmayan canlılar, saçma sapan yaratıklar, düşmanlar, sanal kahramanlar,  gerçekte var olmayan bir dünya. Ve sağlığa zararlı olduğu her gün bangır bangır ilan edilen çeşitli teknolojik aletler, kolaylıklar…

Keşke tüm çocuklar dünyanın gerçek yüzünü görebilseler, öğrenerek büyüyebilseler.  Elmayı, portakalı, çiçeği, böceği doğal ortamında görüp, koklayıp, dokunup öğrenebilse de ekranlarda izlemek zorunda kalmasa.  Birilerinin hayal gücüyle oluşmuş dünyalara çözüm aramak yerine kendi yaşadığı dünyadaki sorunları çözebilmek için araştırsa, görse, öğrense, paylaşsa. Hoş! Biz ne kadar gerçek olanları gördük ki, bizden sonrakiler doğal olanlarını görebilsin?

İsmini, resmini, yaşantısını gizleyerek kendi olmaktan korkan, sevemeyen, güvenemeyen, gerçekten olduğu biri gibi değil de istediği gibi görünmek için yalanlar yazanlara kanmaktan kırılmadı mı kalbimiz defalarca? Aradığımız sevgi ve saygı iken, gerçeklerin yolundan çıkıp anlaşmaları sadece parasal değerler üzerinden yapmaya kalktığımızda yolları ayırmadık mı?

Beklentiler sıcak bir sohbeti ve çayı paylaşmaktan çıkıp, doyumsuz bir çılgınlıkla çok şeye sahip olma yarışına döndüğünden beri bizler de eskileri aramaya başlamadık mı? Bizlerde şimdilerde demiyor muyuz “hadi biz geldik gidiyoruz da, bizden sonrakiler ne gün görecek? Kimleri sevip, inanıp güvenecek? Neleri tüketme ve yok etme telaşıyla yaşadığı dünyayı ve hayatı zevk alınmaz hale getirecek?” diye.

            Biz geldik gidiyoruz. Ardımızdan gelen nesle selam olsun. Bizim artıklarımızı sizde tüketerek sonrakilere bırakacaksınız. Gün geçtikçe mutsuz, güvensiz, sevgisiz, saygısız, doyumsuz bir yaşamın bireyleri olarak ömür tüketeceğiz. Tatsız dünyamız hayatınıza dilerim güzel renkler katar. Siz yine de sevgiyi unutmayın ve sevgiyle kalın.

yazar

Yazar: Dans Eden Kelimeler

Bale Sanatçısı, eğitmen, yönetmen Kağan Can Odabaşı ile onun eşi Editör, kitap ve gazete köşe yazarı Ayşegül Toker Odabaşı yaşadıklarını, yaşadıklarınızı, yaşadıklarımızı, hepimizi, yaşam denen sahnede karşımıza çıkanları kendi tecrübeleri ile burada sizinle paylaşmak istiyorlar. Bize katılır mısınız?

Blog YazarBlog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.