Bir Metrekare İnsan

İnsan tek bir tür müdür, yoksa binlerce türü mü vardır insanın?

Konuya başlarken belki de Homo Sapiens’lerden, Homo Erectus’lardan bahsettiğim sanılacak. Milyar yıllar içerisinde türlerin evrimini yazıp, gelecek milyar yıllar sonrasında da evrimin nasıl bir şekil alacağının tahminini yapacağımı düşünenler olacaktır. Tür kelimesini bir Biyoloji terimi olarak düşünseydim eğer, evet belki de bunlardan söz ederdim. Fakat bahsetmek istediğim bunlardan bambaşka bir konu. Zannımca; evrimden de, evrenden de önemli bir konu: İnsanın insanlığı.

İnsan bir tür müdür, yoksa bir sıfat mı? Yıllardır konuşulmuş üzerinde çokça bahsedilmiştir, biz insanların diğer hayvanlardan farklı olan yanı düşünebilme yetimizdir. Onu da çıkaracak olsaydık eğer, bir hayvandan farkımız kalmayacaktır. Hiç düşündük mü, neden güzel bir davranışla karşılaştığımız ya da iyi bir söz işittiğimiz zaman “insanca” sıfatıyla yakıştırma yaparken, hoş olmayan bir durumda “hayvan” diyerek hakaret etmeye çalışırız? Hiç düşündük mü, neden Dünya’nın tüm düzenini bozan biz insanlar, hayvanları canice katleden biz insanlar, kendi türümüz insanları esir eden biz insanlarken “insan” sıfatı hoş bir sıfattır da hayvanların Dünya’ya ve diğer canlılara hiçbir zararı olmamasına ve tek amaçları yavrularını doyurmak olmasına rağmen “hayvan” sıfatı kötü bir sıfattır? Sizce insanlar insanca, hayvanlar ise hayvanca mı davranıyor bizim tabirimize göre? Sizce insanlar gerçekten insan mı, yoksa hayvanlar bizden daha mı insan? Sadece düşünebilme yetimizin olması, biz insanları daha üstün bir ırk mı kılar diğer canlılardan? Düşünme yetimiz vardır var olmasına fakat ne uğruna kullanıyoruz bu yetimizi? Diğer canlıları öldürebilmek uğruna çeşitli aletler yapmak için, bir diğer ülkenin insanlarını öldürebilmek için, fakir insanları yönetebilmek için, daha fazla köleye ve paraya sahip olabilmek için. Hangi hayvan kendisi için doğayı parçalamayı göze alabiliyor? Hangi hayvan zevk için bir diğer hayvanı yakarak öldürüyor ya da diri diri gömüyor? Hangi hayvan dişi bireyleri sırf dişi oldukları için öldürebileceğini düşünüyor? Hiçbiri. Tek amaçları, yavrularını doğurabilmek ve doyurabilmek. Öyleyse hangimiz daha çok kendi sıfatının hakkını veriyoruz? İnsanca davranmayan insan mı yoksa hayvanca davranmayan hayvan mı? Öyleyse, insanlık öldü mü? 

Düşünemeyen hayvan karnını doyurabilmek için avlanırken, düşünebilen insan belki zevk uğruna belki para uğruna avlanıyor adeta. Bu durumda zekânın ne gibi bir üstünlüğünden bahsedebiliriz? Hayvanları daha iyi korumak için sistemler yapmak yerine, daha iyi avlayabilmek için tüfekler yapıyoruz. Doğayı korumak için çalışmıyoruz da aksine onu daha da çok kirletiyoruz kurduğumuz fabrikalarla. Üstelik insanların yoksulluğunu azaltabilmek için de kurulmuyor bu fabrikalar; füzeler, silahlar, atom bombaları inşa etmek için kuruluyor. Bir yandan doğayı parçalarken diğer yandan insanları vurmak için uğraşıyoruz. Kendi türümüzü yok ettiğimiz gibi, gezegenimizi de yok ediyoruz yavaş yavaş. Gezegenimizi yok ederken de onu kurtarmayı düşünmüyor, başka gezegenlerde yeni hayatlar kurmaya çalışıyoruz. Peki ne için, o gezegenleri de yok edebilmek için. Üstelik yeni hayatlar kurmaya çalışırken, insanlık uğruna kurduğumuzu söylüyoruz. Her şeyin insanlık uğruna olduğunu her fırsatta dile getiriyor, perdenin arkasındaki gerçek insanlığı görmüyoruz, görmek istemiyoruz.

Doğaya zarar veren bir hayvan örneği verebilir miyiz düşünme yetimizle, sanmıyorum. Yoksulluğun azalması için, insanların özgürlüğü için uğraş verebilir miyiz düşünme yetimizle, sanmıyorum. Dünyamız ve insanlarımız ne zaman daha önemli olacak bir başka gezegende tohum yetiştirmekten, hiçbir zaman. Öyleyse ne işe yarıyor düşünme yetimiz, hiçbir şeye. Sadece vurmaya, yıkmaya, bozmaya yarıyor. Yaşatmaya değil, öldürmeye yarıyor. Özgürlüğe değil, esir etmeye yarıyor. Keşke hiçbir canlı düşünemeseydi o halde, Dünya çok daha güzel bir yere olurdu. 

Şimdi yeniden soruyorum, insan bir tür müdür yoksa bir sıfat mı? İnsan; kendisini üstün tür gören ve üstün özelliklere de insan sıfatını takan bir türdür. Dünya’yı kirleten, hayvanları ve insanları öldüren, zenginlik ve şan uğruna insanı köle eden üstelik bunları yaparken zeki olduğunu öne süren mahlûktur. Kendisine insancıl, doğasever ve hayvansever diyen fakat her fırsatta insanı, doğayı ve hayvanı öldüren mahlûktur. Biyoloji bilimi sayesinde kendisinin düşünebilen bir hayvan olduğunu öğrenen ve düşüncesini kullanarak gezegeninin biyolojisini bozan mahlûktur.

Ne gördük ki hayvanlardan, bir beddua olarak kullanıyoruz hayvan kelimesini? Kendi dilimizi her fırsatta överken, böylesine çelişkili bir dil olduğunu fark edemiyoruz. Utanmak gerekirdi aslında, bizden çok daha masum hayvanlara insan gibi sıfatı takarken. Utanmak gerekirdi bir insana hayvan diyerek hakaret ederken. Biyoloji ’ye göre bizler de birer hayvansak eğer, hayvanların en alçak türüyüz. Hayvan olmasına rağmen, hayvan gibi davranamayan ender bir türüz. Hayvansak eğer, hayvan gibi davranmalıyız. İnsan gibi değil, hayvan gibi. Yoksa yine öldürürüz birbirimizi, yine esir ederiz, esir kalırız. Esir etmek, esir olmaktır çünkü. Hayatın kölesi olmaktır.

Düşünebiliyorduk biz eskiden, daha doğrusu düşünmeyi biliyorduk. Yolda gördüğümüz hayvana bir tas su verebiliyorduk, bir yaşlının elinden tutup ona destek olabiliyorduk. Kıtalar ötesindeki mağdur insanlar için yüreğimiz sızlıyordu, atalarımızın dertleri ile dertlenebiliyorduk. Yüreğimiz de yerindeydi, aklımız da. O zaman insan; insan gibiydi. İnsana insan demekten utanmazdık, insanca hareketler de utanılacak hareketler değildi. İşte o zaman bir hayvana insan gibi sıfatını vermek de tuhaf olmazdı. Fakat buna rağmen demezdik bunu, bilirdik yine de hayvanın bizden daha masum olduğunu, bilirdik onları yaşatmayı. Nasıl da yitirdik insanlığımızı. Oysaki Atalarımızdan öğüttü bize: ”Sevelim sevilelim, Dünya kimseye kalmaz.” Biz insanı da sevemez olduk, hayvanı da, doğayı da. Yörü bire yalan Dünya, yörü bire Fani Dünya… Güzel vurgulamıştı Neşet Ertaş fani hayatı. Biz hayatı sevdik, kimseye kalmayacak olan hayatı.

Bir metrekare toprağımız olsaydı keşke, bütün tohumları orada yeniden deneseydik. Yeniden bir insanlık kursak, yeniden insana düşünebildiğini öğretsek. Kötü düşünceyi de, iyi düşünceyi de öğretsek insana. İkisinin de sonuçlarını göstersek insana. Hayvanları sevdirsek en baştan, doğaya aşık etsek insanı. Denizde nasıl yüzüleceğini, doğada nasıl yürüneceğini anlatsak. Bir kuş gördüğümüz vakit; elimize taş almayı değil, kuşun sesini dinlemeyi… Açan çiçek gördüğümüz vakit; onu kopartmayı değil, koklamayı… Aşık olursak eğer; kırmayı, üzmeyi, aldatmayı değil güzel sevmeyi, merhamet etmeyi öğretsek. Yeniden yazsak keşke insanlığı, yeniden yola koyulsak, yeniden sevsek insanca! Bir gün bitecekti çünkü Dünya hayatı. Yaşadığımız müddetçe sevmek, ömrümüzce merhamet etmekti bütün yapmamız gereken. İnsanı yaşatmak, hayvanı yaşatmak, doğayı yaşatmaktı bütün yapmamız gereken. Ne insanca sevebildik, ne insanı ya da hayvanı sevebildik. Hem hayatı yaşayamadık, hem de onu yaşanılır kılamadık.

Can Yücel’in dediği gibiydi aslında her şey: ”Anne karnına sığarken, Dünya’ya neden sığmadığını ve sonunda bir metrekarelik yere sığmak zorunda kalacağını fark etmeli insan.” Bütün mesele bundan ibaret aslında. Bir metrekare… Yeşertemezsek bir metrekare toprağı, bir metrekare toprakta dahi doyuramazsak bir hayvanı, bir metrekare toprakta dahi, bir metrekare toprak kadar dahi bir iyilik gelmiyorsa elimizden, bir metrekare toprak uğruna hiç ediyorsak her şeyi; adımız batsın. İnsanlığımız batsın! Bir metrekare toprağı çok görene, bir metrekare toprak dar gelecektir elbet. Bir metrekarelik de olsa umutları yeşertene, bir metrekare toprak cennet gelecektir elbet. Elbet mesele toprak değildir, mesele insanlıktır. Elbet insanlık da ölmeyecektir, insan ölecektir. Ve mesele ölmek de değildir, mesele insan ölmektir.

okur

Yazar: Hakan

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

5 yorum

Yorum Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.