in

Bir Kadın Daha…

pencere, kadın ve kedi

    Bir kadın, solup gidiyordu, çehresine gün ışığı değmeyeli yıllar olmuştu sanki- adeta dünyaya unutturmuştu kendini… Bir kadın dalıp gidiyordu sık sık, bakışları boş ve anlamsız, kafasındakiler çoğu zaman kuruntu, iradesi biraz zayıf, umutları hüzünlü.. Az ötede kuru dallarıyla dımdızlak kalmış, terk edilmiş bir iki ağaç, pencereler… Bir kadının hayatında uçurumlar vardı, adım atmaktan hep korkardı, ilerlemezdi, yerinde saymayı, ona verileni kabullenmeyi ve dahasını hayal etmemeyi benimsemişti epey zaman önce. Boş varsayımlara harcayacak zamanı yoktu onun. Bir kadın üzgündü, kalbi kırıktı, eski klişe hikayelerdendi onunki. Sevdi…hiç sevilmedi. (Loş kalbinde hayal kırıkları biriktirirdi.) Bir kadın vardı, ki gülmek ona yakışırdı, gözleri yeşildi, gün batımı yeşili, iyiye inanır, inandığını yaşatmak isterdi. Bir kadın vardı, asiydi, gözleri mavi, dalgalı denizler kadar mavi. Öyle bir maviydi ki bulutlar dolanırdı arada göz bebeklerinde. Bir kadın vardı, kopkoyuydu gözleri, göremezdiniz dibini. Yüzünde belli belirsiz binlerce maskesi vardı, dudakları her şeyi görmüş  geçirmiş yaşlı bir teyzenin tebessümü gibi kıvrılırdı yukarı. Yine belli belirsiz bir şefkat sezerdiniz bazen yüzünde ama asla emin olamazdınız. Bir kadın vardı, kabullenirdi. Yaşadıklarını, ona yaşatılanları ve yaşayacaklarını. Kabullenirdi ve bilirdi geçiciydi bütün şeyler. Bir kadın vardı, alaca karanlık vakti dolaşırdı tenha sokaklarda. Kaçmak isterdi ama gücü yetmedi. Kırdılar penceresini…

Bir kadın vardı, herkes tarafından varlığı sorgulandı, ezildi, aşağılandı. Bir kadın vardı, yalnızdı, hikayesi bu kadardı. Bir kadın vardı, ait hissedemezdi kendini hiçbir yere. Hep yerini dolduramadığı eksikler vardı. Neyin yanlış olduğunu, böyle hissetmesine sebep olan asıl şeyi hiç bulamadı. Bir kadın vardı, çok konuşurdu. Sesinde dinmek bilmeyen yağmurlar, geçmek bilmeyen fırtınalar olurdu. Asıl hikaye ondaydı ama o hep dışarıyı konuşurdu. Bir kadın vardı, sert kadınlardandı. Kavanoz kapağını kendi açar, kendi söküğünü kendi diker, kendi yarasına kendi tuz basardı, hiç kimseye muhtaç kalmadan, belini kimsenin önünde eğmeden yaşamayı borç bilirdi. Bir kadın vardı, yanlış seçimler yaptı, kimse gerektiğinde elini uzatmamıştı.Bir kadın vardı, içinde her fırsatta pamuk şeker isteyen neşeli bir kız çocuğu vardı. Bir kadın vardı, birçok kadın gibi kendini eşine, dostuna, çocuklarına adamıştı.

   Evet bir kadın vardı, bir sürü kadın vardı. Oradalardı. Klavyenin tuşları kadar yakında… Az ötede boyunlarına ip bağlayacak cellatlar, hurafelerle onları zehirleyecek tellallar, kanatlarını kıracak kaba saba adamlar, iffeti,namusu bedeninin üzerine yıkmaya çalışan ahlaksızlar ve ahlaksızlıklar… Onlar da oradaydı. Bizler kadar yakındılar. Biz susarken onlar yaklaştılar biraz daha. Biz tereddütteyken onların adımları hep kararlıydı.. Biz dururken onlar saldırdılar, can yaktılar, can aldılar.. . Kadınlar vardı orada, öldüler veyahut ölmeyi beklediler. Pencereleri kırıldı birer birer, halbuki daha renkli saksılarda yetiştirecekleri ne çiçekler vardı. Cellatlar da oradaydı, öldürdüler, kimi zaman bunu görev bildiler, kimi zaman hazzın büyüsündeydiler, anın akışına kapılmışlardı, kimi zaman cahillikti sebep, kimi zaman alkol. Hep bahaneler vardı. Sonu gelmek bilmeyen bahaneler.

   Evet, yani orada birileri vardı, onlarca, yüzlerce, binlerce insan, binlerce fikir, binlerce görüş, binlerce inanış, binlerce yaşam…. Sıradan bir gündü, herhangi bir gündü, dündü, bugündü… Bir de biz vardık, sustuk…

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.