Bir Carpe Diem Meselesi Ölü Ozanlar Derneği

Bir Carpe Diem Meselesi: Ölü Ozanlar Derneği

Öncelikle yazıma tıklayıp bu satırlarda göz gezdiren herkese merhaba,

Sizi uyarmam gereken konu bu yazının spoiler içereceği o yüzden böylesi hoş bir filmin sizin için gazı kaçmış bir kolaya benzemesini istemiyorsanız yazıdan çıkabilirsiniz. Devam etmek isteyenlerse önden buyursun…

Ölü Ozanlar Derneği, orijinal adıyla ‘Dead Poets Society’ benim en sevdiğim filmlerden biri bu yüzden bu yazıyı büyük bir heyecan ve mutlulukla kaleme alıyorum.

Filmin künyesel özelliklerinden bahsedelim. Yönetmeni Truman Show’dan da tanıyabileceğimiz Peter Weir’dır. 1989 yılında çekişmiştir ama 1959’da Vermont yatılı okulu olan Welton Academy’de geçer.  Bu filmin senaryosu Tom Schulman tarafından yazılmıştır ve piyasada N.H. Kleinbaum tarafından yazılan kitap bir senaryo metni niteliği taşır. Başlıca oyuncuları ise Robin Williams (Bay Keating), Ethan Hawke (Todd Anderson), Robert Sean Leonard (Neil Perry), Josh Charles (Knox Overstreet), Gale Hansen (Charlie Dalton)’ dır.

Her yerde geçen şu ünlü replik:

-Kitap okuyor musunuz Bay Anderson?

-Okumuyorum ve eksikliğini de hissetmiyorum

-Ama biz hissediyoruz

Bu replik filmde geçmese de her yerde sanki böyle bir sahne varmış gibi postlar görüyoruz.

Filmde her karakterin apayrı bir hikâyesi var ve ben biraz Hermann Hesse’in Çarklar Arasında kitabıyla benzetiyorum. O dönemdeki okulların sıkı eğitim anlayışına, okulun kendi uygun gördüğü eğitim olanakları haricini reddeden bakış açısına vurgu yapma konusunda ortaklar iki eser de. Hatta o kitapta da Bay Keating gibi birisi var ve adı da Hermann.

Film şu biçimde özetlenebilir. Çocukların okuluna yeni bir İngilizce öğretmeni olarak John Keating gelir. Bu öğretmenin öğrencilerinin farkındalığını artıran, sıra dışı eğitim metotları vardır. Onları tanıştırdığı ‘Carpe Diem’ felsefesi film ile özdeşleşmiştir ve çocukların hayatını değiştiren de bu olur.

Carpe diem, anı yaşamaktır. Elimizde bilgisayar oyunlarındaki gibi onlarca canımız ve yenilince tekrar baştan başlama hakkımız olmadığından hayatımızı dolu dolu, kendimize göre, verimli yaşamamız gerektiğine tekabül eder.

Biraz da karakterler üzerinden anlatılanlara geçelim:

Neil, grubun popüler bir üyesi olmakla beraber, çok sevecen ve sevimli bir karakterdedir. Bay Keating’in felsefesi en çok onu etkiler çünkü o hayatı ailesinin onun için çizdiğinden daha farklı yaşamak istemektedir. Üzerinde özellikle babasından gördüğü yoğun bir baskı vardır ve gelecekteki mesleği ‘doktorluk’ olarak çoktan belirlenmiştir. Bay Keating’in aracılığı ile aslında ait olduğu yaşama yani ‘tiyatro ve oyunculuğa’ dair bir yol çizmek istediğini fark eder, on yıl kadar tıp okumak ve sonunda sevmediği bir iş yapmak onun için intiharla eş değerdir. Neil’in gelişimi arzularından gelir ve kararları tamamen kendi özgür iradesiyle verilmiştir ancak sonlara doğru intiharının ardından bile ailesi asıl suçlunun kendileri olduğunu görmezler. Aileler Neil’in başına gelenler için hala Bay Keating’i suçlamaktadır. Bana filmin en acı noktası olarak bu gelir. Aile baskısı, insanların kendi yarattıkları yaralara karşı körlüğü ve bir sanatçının ruhunun hassaslığı burada anlatılır.

Todd, abisinin başarısı altında ezilen ve bu sebeple de içine kapanık bir çocuktur. Herkes ona baktığında ilk olarak Anderson soyadını görür ve onu abisi ile kıyaslar, bu da onu açıkça rahatsız etmekte ve özünü ortaya koymasına imkân vermemektedir. Okula yeni gelmiştir ve gelir gelmez Neil ile kurduğu arkadaşlık onun karakter gelişiminde belki de Keating’den daha etkilidir. Bu konuda filmin başında Neil’in en yakına arkadaşı Charlie gibi görünür ama Neil’in intiharına Todd’un verdiği tepki açıkçası benim içimi paramparça ettiğinden olsa gerek Neil-Todd arkadaşlığının film ilerledikçe daha da derinleştiğini düşünüyorum.

Charlie, diğerlerine kıyasla uçarı bir karakterdir. Gençlerin bağlandıkları bir fikre karşı nasıl saplantı yapabilecekleri onun kendine Nuwanda ismini takması ve herkesin önünde okul müdürüne karşı eylemde bulunmasıyla gösterilirken her kuruluşun ilk amacından zaman içinde saptığı da yine buluştukları yere kızları getirmesiyle anlatılır. Bay Keating, yaptığı telefon hareketi sonunda yanına geldiğinde aslında kendisinin aşılamaya çalıştığı hayat görüşüne bu çocuğun tehlikeli ölçüde bağlandığının altını çizercesine onu uyarır. Bu kısım da benim çok hoşuma gider. Her şeye rağmen Charlie finale yakın kendisinden itiraf beklenen yerde arkadaşlarını satmaz ve karşılığında okuldan atılır.

Bir Carpe Diem Meselesi Ölü Ozanlar Derneği

Knox, sanırım özellikle tatlı bulduğum bir karakter. Tesadüfen tanıştığı bir kıza âşık oluyor ve ona yönelik etkileyici seviyede masum ilgisini görüyoruz.  Onun karakteri üzerinden gençlik aşkları çok güzel anlatılıyor ve Knox gibi biri tarafından sevilmek istiyorsunuz. Knox’un ‘Ölü Ozanlar Sözü’ repliği de akıllara kazınır.

Elbette daha bir sürü karakter var ama ben son olarak Cameron’dan bahsetmek istiyorum. Arkadaşlarını ve inançlarını sattığı, suçun Bay Keating’e yüklenmesinde etkili olduğu için filmi izleyenler onu sevmez haliyle ama ben kendisinin çok gerçekçi bir karakter olduğunu düşünüyorum. Hayatımda Neil ya da Todd gibi biriyle karşılaşmam belki nadirdir ama Cameron gibiler çoktur. Onların sisteme uyuşları koyuna benzer, korkaktırlar, iş iyi gittiği sürece size uyarlar ama ilk bocalamada ya da batışta hemen karşı tarafa geçerler. Charlie’nin onu başından beri sevmemesinin bir sebebi de budur. İkisi de zıt kişiliklerdir.

Bay Keating, sanki öğrencileri kendi etrafında toplayıp onların beynini yıkayan biri gibi görülür velilerin gözünden. Biz ise işin iç yüzünü film boyunca gördüğümüz için duyguları bu kadar net yaşayabiliyoruz. Film aslında her bakış açısından anlaşılabilir bir noktaya çıkıyor, kendine göre herkes haklı. En sevmediğim karakter olmasına rağmen Neil’in babasını bile anlayabiliyorum ve gündelik hayatımda tanıdığım ebeveynlerden birini çıkarıp çat diye benzetebilirim ona ya da izleyenler ‘Gerçekten böyle bir aile tanımıştım’ diyebilir. Cameron’a ya da Bay Nolan’a kızabilirim, sövebilirim ama onlar gibi insanların var olduğundan eminim ve düşünce tarzları da birebir başarıyla yansıtılmış.

Keating’i şikâyet eden velilere bile kendi ölçeğimizde katılabiliriz. Düşünelim ki çocuğunuzun okuluna yeni bir edebiyat öğretmeni geliyor, çocuğunuz arkadaşlarıyla Ölü Ozanlar Derneği denen bir topluluk kuruyor ve okuldan kaçıp bu topluluğun toplantılarını yapıyorlar ve sonra pat… Bir çocuk intihar ediyor, üstelik en uslu ve en gözde öğrencilerden biri. Siz bir veli olsanız ne düşünürdünüz?

Filmin sonunda gerçekten çocukların tabiri caizse başak gibi biçildiğini görüyoruz. Neil ölüyor, Charlie atılıyor, Cameron satıyor, Ölü Ozanlar dağılıyor… Ve belki de en etkileyici final sahnesi çıkıyor ortaya. Sıraya çıkma metaforunu kullanmaları başlı başına çok anlamlı ve aslında her şeyin boşa olmadığının Bay Keating’e bir göstergesi. Bu yönden film hem üzücü hem dingin bitiyor. Hayatın yaşananlara rağmen devam ettiğini ve hayatını kendine mal etme isteğinin kişiyi ne denli büyük duvarlarla karşılaştırabileceğini gösteriyor.

Ben bu tarz filmleri çok seviyorum. Herkesin apayrı bir öyküsü var ve tek bir film içinde pek çok soruna böylece değinilebiliyor. Kimin açısından bakarsanız o haklı çıkıyor ve ana karakterleri onurlu ve düşleri konusunda kararlı insanlar.

En sevdiğim filmlerden olduğu için kalemimi durdurmadan sayfalarca yazabilirim ama yazımı bu noktada kesiyorum.  Bu film hakkında paylaşmak istediğiniz görüşleriniz varsa yazarsanız, okurum.

Şimdilik herkese iyi günler…

yazar

Yazar: Selamben

Blog OkurBlog Yazar

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

5 Yorum