Ben Kimim?

Ben Kimim?

Ben Kimim?

Yeni bir hikaye yazmaya başlarken nedense en başta kendimi tanıtma ihtiyacı hissederim,belki bilinme ihtiyacından belki de-şayet devam edebilirsem- hikayenin geri kalanını daha rahat anlatabileyim diye, bilemiyorum. Aslında başlıktaki soruyu bu son 2 senede defalarca kez kendime sormuş olmamın da bunda payı büyük, kim sormuyor ki.

“Ben kimim?”  “Neden buradayım?”  “Neden orada olmalıyım?”

İsmim Eylül değil, nedense kendi ismimle yazamamak gibi garip bir huyum var, anonim kalma isteği biraz da. 22 yaşındayım, bu 22 senenin kendimi keşfetmekle geçen son 10 yılında yazacak birkaç kelime biriktirdim, sen de istersen bunları seninle paylaşmak isterim. Vaktim çok nasılsa,malum karantina. Bir çoğumuzun düşünmek için, yazmak için, okumak için eskisinden daha fazla zamanı var.

İnsanın yaptığı iş hayatını belirliyor, okuduğu bölüm de aynı şekilde. “Tıp okuyorum” dediğim zaman yüzlerini ekşiten insanları hiç anlamadım, sanki otomatik olarak bir üst sınıfa geçmişim-veya geçmek istiyormuşum-gibi karşılandığım çok oldu, belki o kadar çok değildi ben alınganlık ettim bilmiyorum. Yapmaya çalıştığım şey üniversite sınavında aldığım puanla övünmek olmadı hiçbir zaman-ki övünülecek bir sonucum da yoktu-, ben sadece bir puan,bir sıralama için değil; hayatımın geri kalanında yapmak istediğim meslek için, ileride olmak istediğim kadın için çalıştım o sınava. Neyi ne kadar başardığımı şu aralar kestiremiyorum,tıp fakültesinde geride bıraktığım 4 yılın ardından ne kadar öğrenebildim, öğrendiğim şeyler beni ne kadar iyi bir doktor yapacak ya da olmak istediğim “o kadın”a ne kadar yakınım? Bilmiyorum. Biraz bunları fark etmek, biraz da özeleştiri yapmak-hatta zaman zaman bokunu çıkarmak- için ‘günlük’ kavramını aslında olması gerektiği gibi kullanmaya karar verdim.

Her gün heyecan verici şeyler yaşamıyoruz farkındayım, evin içindesin abi ne kadar macera yaşayabilirsin? Boş boş otururken anlık gelen,”Bugün hayatım için ne yaptım?” farkındalığı ve 3000 küsür sayfalık dahiliye notlarına bakıp streslere gark olmak haricinde çok bir aksiyon yaşamıyorum ben. Sorun şu:  belki yazmak için büyük duygu yoğunluklarını beklerken bizi yavaş yavaş besleyen o ufak anları kaçırıyoruzdur. Büyük resmi görmek her zaman önemli ama şeytan da ayrıntıda gizli. Akıl sağlığımızdan şüphe ettiğimiz şu günlerde en ufak değişimi, ilerlemeyi bile yakalamak ve mutlu olmak zorundayız. Çünkü daha ne kadar sürecek,bittiğinde neler olacak hiçbir fikrimiz yok.         İlerlemek zorundayız. En azından ben öyle hissediyorum.         Bu yüzden kendi ilerlememi-ya da ilerleyemememi- kayıt altına almak için günü gününe yazmaya karar verdim. Kendim için yazacağım çoğunlukla, okuyan olursa ne mutlu. Sebat başarının anahtarıymış, ilkokul öğretmenimin günlüğüme not düştüğü gibi:

“Bir taşı delen damlaların gücü değil, sürekliliğidir.”

Hayatımın hiçbir döneminde duygusal olarak stabil olmadım, bugün satır satır mantık kusarken yarın tam bir mal olabiliyorum mesela, bir gün kendime çok güvenirken diğer gün kendimi bir karıncadan aciz hissedebiliyorum-gerçi en formumda olduğu günde bile bir karıncadan daha acizim ama konumuz bu değil. Karıncalar harika yaratıklar.-. Velhasıl başladığım bir işi bitirmekte olmak istediğim kadar iyi değilim ve buralara bir yerlere her gün bir şeyler karalarsam belki bir şeyleri düzeltebilirim.         Bu yolculukta bana eşlik etmek ister misin?         Hayır mı?         Çok da umurumdaydı. *hıh*         Evet mi?         Geçmiş olsun.         Hadi başlayalım.

okur

Yazar: Eylül.

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.