Ayna

Ayna

Anlatacaktı herşeyi. İçini sıkan, onu boğan, vıcık vıcık yalan-sahte, gülümseyemeyen o aptala yatmış yüze; üzerine tükürürcesine söyleyecekti hepsini. 

Kararlıydı. Vazgeçmeyecekti.
Oturdu karşısına. Gözlerinin içine bakarak, cümleleri yanyana dizmeye başladı. Bir kasanın şifresini peşpeşe kodlar gibi hepsi aklına dizildi. Karşısında gülümseyen bir

yüz  “ hadi konuşsana “ der gibi bakıyordu. Susuyordu. O anın gelmesini bekliyordu. Beyninin her bir kıvrımında dolaşan kelimeler, cümleleşip patlamaya hazır bir yanardağa dönüştü. Ama herşeyin bir zamanı vardı. 
Herşeyi anlatacaktı. Gülümsüyordu. Sessizce bekliyordu ama o bir türlü söyleyemiyordu. O kadar istemişti ki bu anın gelmesini. Gelmişti. Susuyordu. Konuşmuyordu. O deli bakışlarında ona gülümseyen yüze bakıyor ve var gücüyle yüzüne bir yumruk atmak istiyordu. 
Konuşmadı. Sustu. 
Tek bir kelam çıkmadı ağzından. Onu yapmacık bulması, içtenlikle yapılan, söylenen, yazılan, davranılan, gülünen, ağlanan bu kadar şeyi nasıl olmuştu da yapmacıklık olduğunu söylemiş, düşünmüş, anlatmış daha da kötüsü bildiği bu kadar şeye kendini nasıl inandırmıştı. İçinin çekmecelerini bir bir açıp, bu temiz, bu kirli, bu beyaz, bu siyah diye aslında tek renk olan bu çamaşırı çıkarıp; hem rengini hem şeklini nasıl değiştirebilmişti acaba? 
Gülümseyen yüze baktı. Gülümsedi. 

“Bir daha sana asla haksız etmeyeceğim.” Dedi. Sağ kulağına baykuşlu küpesini taktı. Işıklı aynasını kapattı. Kalktı. Yürüdü.

Artık sahnedeydi.

Rapor Et

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir