Alauda Arvensis "Zilan" : Bölüm 1

Güneş her zamanki gibi hafiften kaçamak bakışlar atıyordu, köy evinin damında uyanmaya çalışan Zilan’ a. 

Zilan;

1.65 boylarında, balık etli, yirmi bir yaşında, uzun ve simsiyah saçlı, hayallerine düşkün, aile içinde “uzaylı” olarak görülen, genç köylü güzeli.

Evdekiler şafak sökmeden ve sinekler uyanmadan çoktan uyanmışlardı bile. Uykusuna düşkündü Zilan. Şehirde olsa uyandığı vakte “sabahın körü” derlerdi. Ama buralarda 7.30-8.00  civarına “öğlen oldu uyansana gıı” derdi hep Zilan’ın annesi Gülistan.

Gülistan;

1.60 boylarında, hafif kilolu, elleri ve ayakları nasırdan çatlamış, kırk bir yaşında, suratına makyaj değmemiş, doğal güzelliğiyle meşhur bir kadın.

-Zilaannn! Öğlen oldu öğlen! Kalksana gıı!! Baban tarladan geldi. Çabuk o patlıcan ve biberleri közle, ayran yap, daha ot toplamaya gidecez!

Yazın kahvaltısıydı patlıcan, biber, soğan ve ayran. E tabii bostan olunca evde eksik olmazdı sebzeli yemekler, kahvaltılar.

Pamuk ekilen tarlada ise ot eksik olmazdı, verimin artması için toplamak şarttı. 

– Off! Kalktım ana kalktım! Ne güzel rüyamda portakal suyu yapıyordun; yanında börekler, çörekler, nerde bizde o günler…

– Portakal suyuymuş… Sen bu tembellikle daha çok görürsün o rüyaları suyun çıkmayasıca.

Zilan, aklından çıkmayan rüyalarıyla çok çabuk işine koyuldu. Bir an önce annesinin dilinden kurtulmak gerekirdi. Babasına -Hüseyin- kahvaltısını hazırladıktan sonra hemen götürüp yanına oturdu ve bitirmesini bekledi çünkü söyleyecek önemli şeyleri vardı.

Hüseyin;

1.78 boylarında, orta kilolu, beli hafif kambur, saçlarının hepsi kırlaşmış, elli sekiz yaşında, bir dediği ikiletilmeyen otoriter bir adam.

İlk kural; Eğer Hüseyin sinirliyse – günde en az bir kere olan ruh hali- yemeğini yemesi ve sigarasını içmesi beklenir.

İkinci kural; Sigarasını yakmak isterken çakmağı kaybedip, bulamayınca söyleniyorsa kesinlikle yaklaşılmaması gerekir.

Zilan, babasının gayet normal yemek yediğini, çakmağını kaybetmeyip sigarasını yaktığını ve sinirli olmadığını farkedince o mükemmel zamanı beklemeye başladı. Nihayet sigarası da bitince;

– Baba, işin yoksa müsaadenle sana bir diyeceğim vardır.

– Sabahtandır kıvranıp durmandan belli. Söyle kızım nedir derdin?

– Biliyorsun Ayfer Teyze’ nin kardeşi Modacı Halil. Ben geçen gün onla karşılaştım Mera (bütün köyün ortak hissesi olan ve genellikle cenazeler, düğünlerin yapıldığı veya araba sürme ve öğrenme meraklıları için boş arazi) da. Yeğeni- aynı zamanda Zilan’ ın arkadaşı- Hatice’ ye araba öğretiyordu.  O da zamanında çobanlık yapıyormuş. Kayalara kadın elbiseleri filan çiziyormuş bak şimdi Modacı oldu. 

– Başlama yine Zilan! İşimiz başımızdan aşkın sen hâlâ modadan bahset.

– Baba bir dinler misin? Lütfen. Hatice, benim çizimlerimden bahsetmiş dayısına. Dayısı da beni görünce çağırdı yanına ve çizimlerimin bana ait olup olmadığını söyledi. Çok beğenmiş baba! Beni yanında eğitmek ve geliştirmek istediğini söyledi! 

-Kızım o bıçakları ve şapkanı al güneş tepeden sana gülücük atmadan ananla beraber haydi tarlaya!

Zilan hiçbir şey diyemeyip sofrayı toplayıp kalktı, babasına bakmadan. Alışkındı. Burda fikir üretmeye, yaşamaya veya bir hayalinizi anlatmaya hakkınız yoktu. Burda sadece çalışmak ve karnını doyurmak vardı. Tek kural; 

” Ne kadar çalışırsan o kadar karnın doyar!”

Tarla nemliydi bugün. İlaç yapılmıştı ve geç gittiği için güneş pişkin pişkin gülüyordu Zilan’ a. 

– İnsanlar acımıyor bari sen acı be güneş! 

Tarlayı tek bir şey için seviyordu Zilan. Karşısındaki tarlayı sulamaya gelen Sulamacı Yusuf’ a yanıktı.

Sulamacı Yusuf;

1.80 boylarında, yirmi üç yaşında, yeşil gözlü, teni ve saçları güneşten bronzlaşmış, boru kaldırmayla oluşan kaslı, mert ve yiğitliğiyle meşhur yakışıklı genç.

Her gün aynı saatte sulamaya gelir boruların yerini değiştirir,açma kapama boru başlığını takar, fıskiyelerin düzgün çalışıp çalışmadığını kontrol eder ve Zilan’ a çaktırmadan bakıp eve dönerdi Sulamacı Yusuf. 

Karşılıklı bir bakışma sürerdi aralarında. Ama sadece bakışmayla ve işleri bitince hüzünlü bir edayla sonlanırdı.

Yusuf, Zilan’ ın çocukluk aşkıydı. 12 yaşında Yusuf Zilanlar’ ın köyündeki okula geliyordu.  Zilan’ın ve Yusuf’un köyleri arası 1.5 km uzaklıkta olduğu için Yusuf her gün bu yolu yürüyerek gelir, yemeğini yolun kenarındaki bir ağaçlıkta yer ve giderdi. Yusuf’un köyündeki okulun yanmasından ve henüz  yenisinin yapılmamasından dolayı bu okula gelmek zorundaydı. Çünkü tek kurtuluşu okumaktı ve okuyacaktı.

Onun bu yolu hiç dert etmemesinin bir diğer nedeni de Zilan’ dı tabii. 

Okulda sadece iki küçük sınıf vardı ve üç köyden toplamda 93 öğrenci bulunuyor, yaşlarına aldırmaksızın hepsine aynı eğitim veriliyordu. Bu öğrencilerin sadece yirmisi kız geriye kalanın hepsi erkekti. Sıralara üçerli üçerli oturunca sığabiliyordu sınıflara öğrenciler. Yusuf yeni olduğu için kimse pek yakınlık göstermiyor ve yanlarına almıyorlardı. Erkeklerin sırası dolu olup boş olan tek bir yer vardı o da iki kızın -Hatice ve Zilan’ın- yanıydı. 

Yusuf tereddüt etti ilk başta. Oturacak başka yer yoktu ve dersi ayakta dinleyecek değildi. Bir yandan da erkekliği söz konusuydu. Nasıl iki kızın yanına oturacak ve ders dinleyecekti? Sınıftaki erkekler ne düşünecekti? Kesin top derlerdi ona. Zaten çat pat Türkçesi vardı, nasıl anlatacaktı öğretmene derdini?

Düşünceler birbirini kovalarken öğretmen geldi sınıfa ve mecburen o iki kızın yanına oturmak zorunda kaldı, diğerlerinin sıranın altından gülüş seslerine boyun eğerek.

Hatice Yusuf’ un sıralarına oturduğunu görünce direk en köşeye geçti ve Zilan’ ın ortaya oturmasını rica etti. Zilan ise bu duruma pek de aldırış etmeden oturdu ortalarına, onun için sıradan bir öğrenciydi sadece, cinsiyeti önemsizdi. Tek bir hedefi vardı Zilan’ın; okuyup hayallerine ulaşmak.

Günler geçtikçe Zilan, Hatice ve Yusuf  kürtçe konuştukları ve  anladıkları için kaynaşmaya ve her zil arasında beraber oyun oynamaya başlamıştı.

Yusuf da artık kabuğundan çıkmış, erkeklere aldırış etmeden dilediğince Zilan ve Haticeyle vakit geçirir olmuştu. Beraber Türkçeyi öğrenmeye ve ders çalışmaya başlamışlardı. Her geçen gün artan samimiyetleri Zilan’ a karşı Yusufta farklı bi yöne doğru şekilleniyor ve bunun hafif bilincinde olmasına rağmen akışına bırakmayı tercih ediyordu.

Bir gün Zilan’ ın babası Hüseyin okula geldi. Normalde pek uğramayan babası bir daha uğramamak üzere gelmişti oysaki…

Zilan ne olduğunu anlayamadı ilk başta. Babasının sürekli asık olan suratı daha ciddi bi hale bürünmüştü.  Gözleri öğretmeni arıyordu ve öğretmen sınıfa gelince direk yanına gidip önemli bir şey konuşmak istediğini söyledi. Öğretmen, anlamsız bakışlarla Hüseyin’ i süzüp bahçeye doğru yürüdüler.

Zilan çok korkuyordu. Neden babası gelmişti? Oysa öğretmen velileri çağırmamıştı. Peki ne oldu da babasında bu telaş ve ciddi tavır? 

Yusuf da korkuyordu. Yeni yeni Zilan’ a alışmış ve içinde sevgi tohumları filizlenmeye başlamıştı. Ya okuldan ayrılırsa? O zaman kim Türkçeyi Yusuf’ a öğretecek, ödevlerine yardım edecek veya beraber futbol oynayacaktı? Hatice mi? Hatice de iyiydi ama Yusuf Zilan’ ı istiyordu. Sadece onu.

Öğretmen, Hüseyin ile konuştuktan sonra sınıfa gelip Zilan’ı çağırdı. 

Öğrenciler meraklı bakışlarla Zilan’ın sınıftan kapıya doğru ilerleyişini izlediler.

Öğretmen;

– Zilan, babanla çok samimi olmadığını biliyorum ama şunu bil baban okumanı çok istiyor fakat bi nedenden dolayı bırakman gerekiyor kızım.

– Bırakmak mı? Neden öğretmenim? Okumamı istiyorsa neden bırakayım? Ben de çok istiyorum okumayı. Lütfen öğretmenim ona söyleyin bırakmayayım okulu lütfen.

– Söyledim, çok ısrar ettim ama pek fayda etmedi kızım. Şu an önemli bir durum var ve gitmen gerek. 

– Ne önemli durumu? Korkuyorum öğretmenim ne oldu söyler misiniz?

– Annen, ağır bi kaza geçirmiş, sanırım altı ay boyunca yataktan kalkamayacakmış Zilan. Evin tek çocuğu olduğun için gitmen gerek kızım. Üzülme olur mu? Annen iyileşene kadar tatil olsun sana diyelim. 

Zilan o an hiçbir şey diyemeden öylece kaldı yerinde. Annesi kaza geçirmişti. Ne kazası? Annesi arabayla bir yere gitmezdi ki yol kazası olsun? Neyin kazasıydı bu? Ağır işler yapıyordu evet ama altı ay boyunca ayağa kalkamayacak kadar ne iş yapmış olabilirdi?

Okulu bırakacaktı. O çok sevdiği hayalleri kayıyordu gözünün önünden. Ya Yusuf? O ne olacaktı? Yusuf’ a kanı ısınmıştı. Hafif de hoşlanıyor gibiydi. Beraber öğrenecekleri yaşayacakları, oynayacakları çok zaman vardı hani? Şimdi bir cümleyle hepsi yok mu olmuştu?

– Baban dışarda bekliyor Zilan. İstersen arkadaşlarınla vedalaş, onlara ufak bir tatil yapacağını söyle olur mu? Kendini de fazla üzme. Ben elimden ne gelirse yapacağım senin için. Şimdilik görüşürüz kızım. Allah’a emanet olasın.

Zilan gözleri dolmuş bir şekilde öğretmenine sarılıp sınıfa eşyalarını toplamaya gitti. Yusuf ne olduğunu anlamaya çalışıp Zilan’ın suratından pek de hayırlı şeyler olmadığını ve sessizce Zilan’ın ona bir şeyler söylemesini bekledi.

Zilan neden okuldan ayrılmış olabilirdi? Gerçekten annesi kaza geçirdiği için mi? Sonrasında Yusuf ne yapacaktı? Babası Zilan’ın hayallerine engel mi olacaktı? Hatice ne gibi bir hainlik yapacaktı Zilan’a ? 

Bölüm 2 de görüşmek üzere… 🙂

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.