Aslında oturup düşündüğümüzde her şeyi çırılçıplak görüyorduk. Bundan kaçsak bile çıkmaz sokaklarda dolandığımızın farkında değildik. Her şeyden herkesten kaçabilirdik ama kendimizden kaçamazdık. Sokaklar ne kadar karışık olursa olsun kaybolmak imkansızdı. Bunun bilincine vardığımız anda başlamıyor muydu sarhoş olmalar, uyuşturucu bağımlısı olmalar, saldırganlıklar, çöküşler… Bu yüzden bizim kendimizden daha kötü düşmanımız yoktu. Kendimizi yıktığımız gibi geri inşada edebiliriz. Gücümüz bitmiş , pes etmiş, yıpranmış, yorgun olabiliriz ama bunu yapanda bizden başkası değildi. Ona bunu yapma gücünü biz veriyorduk. Her şeyi ama her şeyi kendimize biz yapıyorduk. İşte oturup düşünmekten kaçmadığımız zaman bunun farkına varabiliyorduk.

Nedenlerin bir sonucu olur. Her sonuç dallanır ve olay örgüsüne dönüşür, zamanlar birbirine girer yansımalar çoğalır ve biz kendimizi o yansımalara kaptırır giderdik. Amacımızdan uzaklaştıkça doyumsuz olurduk. Arayışlara başlar bir sonuç elde edemezdik. Potansiyelimizi unutur başkalarının düşüncelerine yaşamaya başlar son demlerimizi de oraya akıtırdık. Tükenir tüketir ama yaşamak isterdik. Koşar, düşer, ağlar, kalkar, sürüklenir, yıkılır sona ulaştığımızı düşünüp pes ederdik. Suçları hep başkasına yıkar işin içinden sıvışırdık. Evet bunları yapardık çünkü kendimizi sobelemek istemezdik. Nerede olduğunu bilir ama oraya uğramazdık güçsüzlüğü kabullenir kabuğumuza çekilirdik. Nefes alır ama yaşamazdık. Aynaya bakar çizikleri sayardık sakin sakin. Bir… İki…Üç… Derken sonunda ona ulaşırdık. Gözlerimize bakar ve ‘’neden?’’ derdik. Neden söndü ışıltın neden arttı bu kırışıklıklar neden oldu bu yara neden bu kadar kısa saçlarım neden erken dökülüyor neden sevemiyorum eskisi gibi neden… Neden…Neden daha çok neden biraz daha neden ve yine neden! Cevap vermeye geciktiğimiz onlarca neden ve tek bir cevap… Ben izin verdim… Beni üzenin daha çok üzmesine, sevmeyenin peşinde sürüklenmeye, güvenimin kırılmasına, tüketilmeye, acınmaya, sövülmeye, yıkmalarına, çalmalarına, kendimi unutturmalarına, yalanlara inanmaya, geç kalmalara, düşüşlere, acılara… Hepsine ben izin verdim. Kendimi unuttum… Onların düşüncelerine var olmakla yetindim kendi hikayemin yan karakteri dahi olamadım. Kırmızı dediler sevmem demedim, seni sevmiyorum dediler duymazlıktan geldim…

Şimdi bu gözler neden yabancı anlıyorum. Bakan ben değil onlar. Hala gülüyorlar. Onlara bu gücü ben verdim! Bir cümlenin tek öznesi olurdu ben o özneydim… Nesneleri bulmaktan özneden uzaklaşmıştım. Oturduğum yerden kalkmak kolay olmayacaktı. Kalktıktan sonra ise her şey daha kolay olacaktı. Ben olmak değil onların istediği olmaktı zor olan. Bir yere kadar bunu başardıysam bundan sonra da ben olmayı başarabilirdim. Verdiklerimi geri alamazdım belki ama yenilerini elde edebilirdim. Ömrümün eylülünden mayısına geçebilirdim. Çimlerim yeşillenebilir, ağaçlarım meyve verebilirdi. Bunun için değil miydi zaten eylül? Aralığı, ocağı geçmiş ömrüm eylülünde üstesinden gelebilirdi. Oturdum ve düşündüm… On iki ay bile bir birinden farklıydı ömrümün geçen zamanları gibi… Yıkılışlar, doğuşlar ve sürekli devam eden kısır döngü. Ciğerlerim hala şişmeye devam ediyorsa bir nedeni olmalıydı… Ertelenmemesi gereken bir neden. Oturup düşünülmesi gereken. Korkmadan, emin adımlarla ilerlemesi gereken bir neden…

Her bir çaldığım oksijenin hakkını vermeliydim en azından israf ettiğim oksijen için bunu yapmalıydım.

okur

Yazar: sukulent

Blog Okur

Bu yazıyı nasıl buldunuz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.